Peaky Blinders dizisinde bir replik var: “Saat kırıldı diye zaman durmuyor.”
İnsan bazen tek bir cümlede koca bir hayatın özetini buluyor. Bir saat kırılabilir, bir takvim yırtılabilir, bir ömür yarım kalabilir. Ama zaman, bütün bunlardan habersiz, kendi akışına devam eder. Ne geriye dönüp bakar ne de önünden çekilmemizi bekler. Zaman hiç yaşlanmaz. Durmaz ama acelesi de yoktur. Acele eden biziz; yetişmeye, yetiştirmeye, bir şeyleri tamamlamaya, kaybettiklerimizi geri almaya çalışan biz…

Hepimiz, içinde akıp gittiğimiz zamanı durdurmak gibi nafile bir arzunun peşindeyiz. Gençliğimizi biraz daha uzatmak, mutluluğumuzu biraz daha yaşamak, pişmanlıklarımızı düzeltmek, ertelediklerimize yeniden fırsat bulmak istiyoruz. Oysa zamanın en acımasız tarafı, bütün bunları istememize rağmen bize hiçbir borcu olmamasıdır.
Üstelik insan, durduramadığı zamanı yönetmekte de zorlanıyor.

Yine Peaky Blinders'tan bir başka replik:
“Vakit varken imkân yoktu.
İmkân varken vakit yoktu.
Her ikisi de varken heves yoktu.”
Kaçımız kendi hayatımızda bu üç cümlenin izlerini taşımıyoruz?
Gençken hevesimiz vardı, ama imkânlarımız sınırlıydı. Orta yaşa geldiğimizde imkânlarımız arttı; bu kez sorumluluklarımız, yorgunluklarımız, zaman darlığımız vardı. Belki her şeye sahip olduğumuz bir döneme de ulaştık. Ama bu defa hevesimiz azalmış, bedenimiz yorulmuş, bazı arzularımızın anlamı değişmişti.
Bir zamanlar hayalini kurduğumuz şeylere ulaşabilecek durumdayızdır artık. Ne var ki o hayalleri kuran insan aynı insan değildir. Hayat bize istediğimizi vermiş, fakat onu istediğimiz gibi yaşayabileceğimiz zamanı elimizden almıştır.
İnsanın zamanla kavgası hiç bitmeyecek. Zamanın bundan haberi bile yok. Haberi olsa merhametli olur muydu? Sanmıyorum. Çünkü zamanın merhametsizliği, kötülüğünden değil, kayıtsızlığından gelir. Mutluluğumuzla da mutsuzluğumuzla da ilgilenmez. Biz ağlarken akar, gülerken akar, birini uğurlarken de birine kavuşurken de…

Zamanın geçmesi için bizim hazır olmamıza gerek yoktur.
Einstein, zamanın göreceli olduğunu anlatarak belki de bu kavgaya başka bir pencereden bakmamızı sağladı. Bir dakika, kızgın bir sobanın üzerinde oturan insan için başka; güzel bir kadınla dans eden genç bir adam için başkadır. Fiziksel zamanla yaşadığımız zamanın aynı şey olmadığını hepimiz biliriz.

Bitmesini istediğimiz sıkıntılı günler bir türlü bitmez. Bir hastane odasında beklerken dakikalar uzar, bir telefonun çalmasını beklerken saniyeler ağırlaşır. Oysa bitmesini hiç istemediğimiz güzel bir akşam, sevdiğimiz insanlarla yapılan bir sohbet, yıllardır özlemini çektiğimiz bir kavuşma göz açıp kapayıncaya kadar sona erer.

Saatin gösterdiği zaman eşittir; ama insanın yaşadığı zaman eşit değildir.
Belki de bu yüzden, geçmişimize baktığımızda yılların nasıl geçtiğini anlayamayız. Takvimde birer birer duran yıllar, hafızamızda birkaç önemli anıya sıkışıp kalır. Bir çocukluk kokusu, bir okul arkadaşının yüzü, ilk aşkımız, bir düğün, bir cenaze… Koca bir ömür, bazen birkaç görüntüye sığar.
Peki, zamanı gerçekten yavaşlatmanın bir yolu var mı?

Fizik, bize ilginç bir ihtimal sunuyor. Işık hızına çok yakın hızlarla yolculuk yapan bir uzay gemisindeki zaman, Dünya'daki zamana göre daha yavaş ilerleyebilir. Örneğin, saniyede 299.999 kilometre hızla giden bir gemiyle uzaklara gidip geri dönsek, gemide geçen birkaç yıl boyunca Dünya'da çok daha uzun bir süre geçmiş olabilir.

Ne var ki bu da insanın aradığı çare değil.
Döndüğümüzde bizi bekleyenlerin çoğu artık hayatta olmayabilir. Bildiğimiz şehirler, alıştığımız sokaklar, sevdiğimiz insanlar, hatta insanlığın kurduğu uygarlık bile tanınmaz hâle gelmiş olabilir. Kendi zamanımızı yavaşlatırken başkalarının zamanını kaybetmiş oluruz.
Zamanı yavaşlatmanın bedeli, bazen hayattan kopmak olabilir.
Öyleyse kendime şöyle diyorum: “Otur oturduğun yerde, çayını iç; zamana takma kafanı.”
Ama insanın kendisine verdiği bu basit öğüt de uzun sürmüyor. Çay soğuyor, akşam oluyor, bir telefon çalıyor, bir düşünce ötekini kovalıyor. Zihnimiz, bedenimizden çok daha hızlı hareket ediyor. Geçmişte yaşamadığımız hayatı yeniden kuruyor, gelecekte yaşayacağımız hayatı önceden tüketiyoruz. Bir türlü bulunduğumuz ana yerleşemiyoruz.
Sonra daha temel bir soru geliyor aklıma: Zaman nedir? Sahiden zaman var mıdır?
Bir idealist filozof gibi düşünmeyi deniyorum: Ben varsam zaman var, ben yoksam zaman yok.
Bu düşünce ilk bakışta insanı rahatlatıyor. Benim için zaman, benim varlığımla başlıyor ve benim yokluğumla sona eriyor. Dünya benden önce de vardı, benden sonra da var olacak; ama benim deneyimlediğim dünya, benimle birlikte ortadan kalkacak.
Ne var ki bu düşünce de beni rahatlatmıyor. Çünkü ben varım ve varlığım sonsuz değil.
Asıl mesele belki de zamanın ne olduğu değil, zamanın sınırlı olduğunu bilen insanın nasıl yaşaması gerektiği.
Ne kadar süreceğini bilmediğimiz bu ömrün içinde nasıl biri olmalıyız? Devrimci mi, milliyetçi mi, mücadeleci mi? Suya sabuna dokunmayan biri mi, bencil mi, başkalarını kendinden önde tutan biri mi? Dindar mı, deist mi, ateist mi? Zorba mı, acımasız mı, merhametli mi?
İnsan, bu soruların cevabını yalnızca kendi iradesiyle verdiğini sanıyor. Oysa daha doğduğu andan itibaren önüne bir hayat konuyor. Ailesi, çevresi, okulu, devleti, içinde yaşadığı toplum; neyin doğru, neyin yanlış, neyin ayıp, neyin makbul olduğunu ona anlatıyor. Daha kendisini tanımadan, kim olması gerektiğine dair hükümlerle karşılaşıyor.
Sonra hayat, önüne görünmez bir çan eğrisi koyuyor.
Eğrinin içinde kalırsan sıradanlığın güvenini ve toplumsal huzurun konforunu bulabilirsin. Dışına çıkarsan marjinal sayılabilir, ailenin ve çevrenin huzurunu bozmakla suçlanabilirsin. İnsan, çoğu zaman kendi hayatını yaşamakla başkalarının kendisinden beklediği insan olmak arasında sıkışıp kalıyor.
Bir de her iki tarafın da içinde ve dışında kalmanın ızdırabı var.
İçindeyken kendine yabancılaşmak, dışındayken başkalarına yabancı kalmak… Bir yere ait olmak için kendinden vazgeçmek ya da kendin olarak kalabilmek için ait olduğun yerden uzaklaşmak…
Belki de insanın en zor mücadelesi, zamanla değil, kendisine biçilen kimlikle verdiği mücadeledir.
Üstelik kimin kim olduğuna, nasıl biri olduğuna karar veren yalnızca kendisi değildir. Toplum, insanı çoğu zaman tek bir davranışına, bir sözüne, bir tercihine bakarak tanımlar. Bir kez bir yere yerleştirdi mi onu orada tutmak ister. Oysa insan, başkalarının verdiği sıfatlardan daha karmaşıktır. Çelişkileri vardır, değişir, yanılır, öğrenir, pişman olur. Dün savunduğunu bugün sorgulayabilir; dün korktuğu bir şeyin karşısında bugün cesaret bulabilir.
İnsan bir fotoğraf değildir ki çekildiği andaki hâliyle sonsuza kadar kalsın.
Davranışlarımız da karakterimiz de zamanın içinde oluşur, zamanın içinde değişebilir.
Bu, itiraza açık bir düşünce. Belki bazı özelliklerimiz kalıcıdır, belki bazı alışkanlıklarımız bizi ömrümüz boyunca takip eder. Ama insanın değişebilme ihtimalini bütünüyle reddetmek, onu geçmişinin mahkûmu ilan etmektir. Bir insanı yalnızca dün olduğu kişiyle değerlendirmek, bugün olabileceği kişiyi görmezden gelmektir.
Zaman, çok şeye kadirdir. Bazen yaraları iyileştirir, bazen acıları derinleştirir. Bazen öfkeyi söndürür, bazen kini besler. Bir düşünceyi olgunlaştırır, bir inancı aşındırır, bir ilişkiyi güçlendirir ya da tüketir. Kurar da bozar da.
Fakat zamanın yaptığı her şeyi iyileşme sanmamak gerekir. Bazı şeyler yalnızca eskir; bazı fırsatlar gerçekten kaybolur; bazı özürler gecikir ve anlamını yitirir. Her şeyin telafisi yoktur. Zamanın geçmesi, kendiliğinden doğru yaşadığımız anlamına gelmez.
Belki de bu yüzden, insanın zamana karşı yapabileceği en anlamlı şey onu durdurmaya çalışmak değil, onun içinde ne yaptığını sorgulamaktır.
Kime haksızlık ettim? Kime sevgimi göstermeyi erteledim? Hangi düşüncemi sırf çevrem öyle istiyor diye savundum? Hangi hayalimi başkalarının yargısından korktuğum için terk ettim? Neyi değiştirebilirim, neyi artık değiştiremem?
Ve en önemlisi: Bugün, henüz vaktim varken ne yapabilirim?
Çünkü bir gün hepimiz geriye bakacağız. Belki imkânımız olacak ama vaktimiz olmayacak. Belki vaktimiz olacak ama hevesimiz kalmayacak. Belki de bütün bunlara sahip olduğumuzu düşündüğümüz sırada, aslında en kıymetli şeyin ne olduğunu yeni anlamış olacağız.
Saat kırılabilir. Takvimler değişebilir. İnsan yaşlanabilir. Hayaller biçim değiştirebilir. Dünya, bizim bütün hesaplarımızdan bağımsız olarak dönmeye devam eder.
Zaman ise ne bize yetişmeye çalışır ne de bizi bekler.
Öyleyse çayımızı içelim, ama yalnızca çay içerek geçirmeyelim ömrümüzü. Sevelim, düşünelim, sorgulayalım, yanılalım, değişelim. Başkalarının bize biçtiği hayatla yetinmeden, kendi hayatımızın sorumluluğunu alalım. Çünkü zamanı durduramayız ama onun içinde neye dönüşeceğimize bir ölçüde kendimiz karar verebiliriz.
Belki insanın elindeki tek gerçek özgürlük budur: Geçen zamanı geri getirememek, ama kalan zamanın nasıl bir insan olacağımıza katkıda bulunmasını sağlamak.
Saat kırıldı diye zaman durmuyor.
Ama saat durmuş gibi yaşarsak, zamanın içinden geçerken hayatı kaçırabiliriz.
Zamanı yenemeyiz. Belki onu anlayamayız bile. Fakat onunla kavga etmeyi bırakıp, bize ayrılan sürede nasıl bir iz bırakacağımızı düşünmeye başlayabiliriz.
Çünkü sonunda mesele, ne kadar yaşadığımızdan çok, yaşadığımız süre içinde kim olduğumuz ve kim olmayı başarabildiğimizdir.
Zaman ve imkân lehinize olsun.