Tarih bize ne öğretir?
Geçmişte gerçekten ne olduğunu mu, yoksa geçmiş hakkında bize anlatılmasını uygun görenlerin hikâyesini mi?
Belki de tarihle ilgili en temel sorun budur.
Tarih dediğimiz şey, yaşanmış olayların kendisi değildir. Yaşanmış olaylar geride kalmıştır. Tarih ise onların ardından oluşturduğumuz anlatıdır. Olay başka şeydir, olayın kayda geçirilmesi başka, yorumlanması ise bambaşka bir şeydir.
Üstelik tarih, çoğu zaman güçlü olanların kaleminden yazılır.
Özellikle okullarda okutulan tarih kitaplarına baktığımızda, çocuklara geçmişin bütün karmaşıklığı değil, belirli bir düzen içerisinde seçilmiş olaylar anlatılır. Hangi savaşın önemli olduğu, kimin kahraman, kimin düşman olduğu, hangi olayın zafer, hangisinin yenilgi olarak adlandırılacağı çoğu zaman yalnızca tarihsel gerçeklerle belirlenmez.
Her ülkenin tarihinde kendi kahramanları vardır.
Ve gariptir, o kahramanların mutlaka yendiği düşmanları da vardır.
Bir ülkenin kahramanı, başka bir ülkenin tarih kitabında işgalci olabilir. Bir yerde zafer olarak anlatılan bir savaş, başka bir yerde büyük bir felaket olarak hatırlanabilir. Aynı insan bir toplumun hafızasında kurtarıcı, başka bir toplumun hafızasında zalim olarak yaşayabilir. Biz Deli Petro deriz Ruslar Büyük Petro der.
Peki hangisi gerçektir?
Belki ikisi de.
Belki de hiçbiri.
Çünkü tarih yalnızca olaylardan değil, olayların nasıl anlatıldığından oluşur.
TARİHİ KİM YAZAR?
Dünya tarihine baktığımızda daha büyük bir sorunla karşılaşırız.
Sadece ülkeler değil, dünyadaki egemen güçler de tarihi kendi bakış açıları doğrultusunda düzenler. Güç kimdeyse, onun hikâyesinin daha geniş kitlelere ulaşma ihtimali de artar.
Kitapları o basar, okulları o etkiler, filmleri o çeker, romanları o yayımlar, kavramları o üretir.
Böylece yalnızca olayları değil, olaylara vereceğimiz isimleri de belirleyebilir.
Bir topluluğun direnişi “isyan”, başka bir topluluğunki “özgürlük mücadelesi” olabilir.
Bir ülkenin genişlemesi “fetih”, başka bir ülkeninki “işgal” olarak anlatılabilir.
Bir halkın sömürülmesi “medeniyet götürmek”, buna karşı çıkması ise “barbarlık” olarak tarif edilebilir.
Kelime değiştiğinde hafızamız da değişir.
Kültürün gücü burada ortaya çıkar.
Bir toplumun zihnine belirli bir hikâyeyi yeterince uzun süre anlatırsanız, bir süre sonra o hikâye gerçekliğin kendisiymiş gibi algılanmaya başlar.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Batı kültürünün Kızılderililere ilişkin oluşturduğu anlatılarda görülebilir. Çizgi romanlardan filmlere kadar uzanan popüler kültürde, “vahşi” Kızılderili imgesi uzun yıllar boyunca işlenmiştir. Oysa aynı dönemin sömürgecilik tarihine baktığımızda, yerli halkların topraklarından edilmesi, öldürülmesi ve kültürlerinin yok edilmesi gibi çok daha karmaşık ve acı gerçeklerle karşılaşırız.
Fakat bir çizgi roman kahramanının macerasını okurken bunları düşünmeyiz.
Çünkü bize sunulan hikâyenin içinde kimin iyi, kimin kötü olduğu çoktan belirlenmiştir.
YENİLGİLER NEDEN DESTAN OLUR?
Tarihin bir başka ilginç tarafı da yenilgilerin zaman içerisinde kahramanlık destanlarına dönüşebilmesidir.
Bir toplum yenildiğinde bunu yalnızca bir yenilgi olarak hatırlamak istemez.
Acının anlamlandırılması gerekir.
Bu nedenle yenilgiler bazen fedakârlığa, kahramanlığa, ihanete veya büyük bir mücadeleye dönüştürülür.
Böylece tarih yalnızca geçmişi anlatmaz; toplumların kendileri hakkında ne düşünmeleri gerektiğini de öğretir.
Bir yenilgi, “kaybettik” diye değil, “kahramanca direndik” diye hatırlanabilir.
Bu mutlaka yanlış mıdır?
Hayır.
Belki de tarihsel gerçekliğin bir parçası tam da budur. Çünkü insanların olaylara verdikleri anlam da tarihin içindedir.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey vardır:
Bir olayın anlamı ile olayın kendisi aynı şey değildir.
TARİHİN AHLAKI VAR MIDIR?
Evrensel bir ahlak üzerinde bile anlaşamadığımız bir dünyada, tarihin ahlakından nasıl söz edebiliriz?
Bugün bize son derece yanlış gelen bazı uygulamalar geçmişte normal kabul edilmiştir.
Kölelik bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Afrika'dan milyonlarca insanın zorla taşınması, köleleştirilmesi ve yüzyıllar boyunca insanlık dışı koşullarda çalıştırılması yalnızca bireysel kötülüklerin sonucu değildi. Bu düzen, dönemin ekonomik ve siyasal sistemleri tarafından desteklendi. Avrupa'daki krallıklar ve ticari yapılar bundan yararlandı.
Sonra tarih bu insanların hikâyesini de çoğu zaman onları sömürenlerin diliyle anlattı.
Afrikalılar “vahşi”, “ilkel” veya “medeniyetsiz” olarak tanımlanırken, onları köleleştiren sistem kendisini “medeni dünya” olarak tanımlayabildi.
Ortadoğu'da da kölelik ve cariyelik farklı biçimlerde uzun süre varlığını sürdürdü. Bu uygulamaları savunan veya normalleştiren anlayışlar kendi dönemlerinin siyasal ve toplumsal yapıları içerisinde meşruiyet buldu.
Bugünden geçmişe baktığımızda bunların önemli bölümünü ahlaki açıdan kabul edilemez buluyoruz.
Ama tarih bize şunu da gösteriyor:
İnsan, kendi çağının ahlakını çoğu zaman evrensel ahlak zanneder.
“MEDENİYET” KİMİN MEDENİYETİDİR?
Sömürgecilik döneminde kullanılan “medeniyet götürme” düşüncesi bunun önemli örneklerinden biridir.
Bir toplum başka bir toplumun topraklarına girer, kaynaklarını kullanır, insanlarını kendi ekonomik düzeninin parçası hâline getirir; ardından bunu “medenileştirme” olarak anlatabilir. Yani o " tek dişi kalmış bir canavar" değil dişleri tam bir zalimdir.
Böylece sömürülenin yaşadığı acı, sömürenin anlatısında görünmez hâle gelir.
Hatta sömürülen insan zamanla kendi sömürücüsüne “efendi” veya “sahip” diye hitap edebilir.
Bu durum bize tarihin yalnızca kılıçla, topla, ekonomik güçle yazılmadığını gösterir.
Dil de tarih yazar.
Bir insana “köle” dediğinizde başka, “hizmetkâr” dediğinizde başka bir gerçeklik yaratırsınız.
Bir ülkeye “işgalci” dediğinizde başka, “medeniyet taşıyıcısı” dediğinizde başka bir tarih oluşturursunuz.
TARİHİN İDEOLOJİSİ
Resmî tarihin dışında bir de ideolojik tarih vardır.
Aynı olaya sağdan baktığınızda başka, soldan baktığınızda başka sonuçlara ulaşabilirsiniz.
Milliyetçi tarih başka ayrıntıları öne çıkarır.
Marksist tarih başka.
Dini tarih başka.
Sömürgeci tarih başka.
Sömürgeleştirilen toplumun tarihi ise bambaşka bir hafıza taşıyabilir.
Burada sorun, farklı bakışların varlığı değildir.
Asıl sorun, kendi bakış açımızı gerçeğin tamamı zannetmemizdir.
Çünkü insan çoğu zaman gerçeği ararken bile önce inandığı gerçeği doğrulayacak kanıtları arar.
Bu yalnızca tarih için geçerli değildir.
Günlük hayatımızda da böyledir.
Bir insan hakkında karar veririz; sonra onun bütün davranışlarını verdiğimiz karara göre yorumlarız.
Bir olaya tanık oluruz; fakat gördüğümüzü kendi geçmişimiz, korkularımız, beklentilerimiz ve inançlarımız üzerinden değerlendiririz.
O hâlde geçmişte yaşamış milyonlarca insanın deneyimlerinden oluşan bir tarihi ne kadar kesin biçimde bilebiliriz?
TARİH GERÇEK MİDİR, HİKÂYE Mİ?
İngilizcedeki “history” sözcüğü ile “story” arasında dilsel bir yakınlık bulunması da bana hep düşündürücü gelmiştir.
Türkçede de “hikâye” kelimesi bazen gerçek olmayan anlatılar için kullanılır.
“Bırak canım, hepsi hikâye” deriz.
Oysa tarih ile hikâye arasındaki farkın bu kadar basit olmadığını biliyoruz.
Tarih, hikâye değildir.
Ama tarih hikâyeleştirilmeden de bize ulaşamaz.
Çünkü geçmiş artık yoktur.
Elimizde belgeler vardır, tanıklıklar vardır, mezarlar vardır, yapılar vardır, mektuplar vardır, fotoğraflar vardır, arşivler vardır.
Ve bütün bunlardan geçmişe ilişkin bir anlam çıkarmaya çalışırız.
Fakat belge de masum değildir.
Belgeyi biri üretmiştir.
Bir mektubu biri yazmıştır.
Bir raporu biri hazırlamıştır.
Bir fotoğrafı biri çekmiştir.
Bir savaşın tutanağını kazanan taraf tutmuş olabilir.
Bir devlet arşivinde bazı şeyler bulunurken bazı şeyler hiç kaydedilmemiş olabilir.
Dolayısıyla tarihçi yalnızca mevcut bilgiyle değil, mevcut olmayan bilgiyle de uğraşmak zorundadır.
Belki de tarihin en büyük paradoksu budur:
Geçmiş hakkında bildiklerimiz, geçmişte gerçekten yaşananlardan daha azdır.
GERÇEK TARİHİ ÖĞRENMEK MÜMKÜN MÜ?
Gerçek tarihi öğrenmek mümkün müdür?
Tam anlamıyla mümkün olduğunu sanmıyorum.
Ama bu, tarihi öğrenmenin anlamsız olduğu anlamına da gelmez.
Tam tersine...
Belki de tarih öğrenmenin amacı “gerçeği buldum” diyebilmek değil, gerçeğe ne kadar yaklaşabildiğimizi sorgulamaktır.
İyi tarihçi yalnızca belge toplayan kişi değildir.
Belgenin kim tarafından, hangi şartlarda ve hangi amaçla üretildiğini de sorar.
“Bu olay gerçekten oldu mu?” kadar,
“Bunu kim anlatıyor?”
“Kim anlatmıyor?”
“Bu anlatı kimin işine yarıyor?”
“Başka kaynaklar ne söylüyor?”
“Bu olayın karşı tarafı bunu nasıl hatırlıyor?”
sorularını da sormak gerekir.
Belki gerçek tarih, tek bir kitabın içinde değil; birbirleriyle çelişen anlatıların arasında saklıdır.
SON SÖZ
Velhasıl kelam...
Tarih güvenilir bir bilgi kaynağıdır demek kolaydır.
Ama mutlak olarak güvenilir bir bilgi kaynağıdır demek çok daha zordur.
Çünkü tarih insan tarafından yazılır.
İnsan ise gördüğünü bile her zaman doğru görmez.
Hatta aynı olaya şahit olan iki insan, aynı şeyi anlatmayabilir.
Bugün yaşadığımız bir olayı bile birkaç yıl sonra farklı hatırlayabiliriz.
O hâlde yüz yıl, bin yıl, iki bin yıl önce yaşanan olayları kesin gerçekler olarak bildiğimizi nasıl iddia edebiliriz?
Belki de tarih bize geçmişi olduğu gibi gösteren bir pencere değildir.
Daha çok, geçmişe bakmak için kullandığımız ve camında zamanın, iktidarın, kültürün, ideolojinin ve insanın kendi önyargılarının izlerini taşıyan bir penceredir.
Bu yüzden tarihe inanmak kadar, tarihten şüphe etmek de gereklidir.
Çünkü bazen gerçeğe ulaşmanın ilk şartı, bize anlatılan hikâyenin tamamının gerçek olduğuna inanmamaktır.
Tarih geçmişin kendisi değildir.
Tarih, geçmiş hakkında elimizde kalanların yorumudur.
Ve belki de insanlık tarihinin en büyük hikâyesi, geçmişte ne olduğunu öğrenmekten çok, geçmişte ne olduğunu kimlerin anlatmaya yetkili olduğudur.