İnsan, ömrü boyunca kaç kez gözlerini kapatır? Gündelik telaşların, bitmek bilmez hesapların, kırgınlıkların ve yarın kaygısının arasında, kendimizle baş başa kaldığımız anlar ne kadar azdır. Oysa benim yazılarımda da anlatımlarımda da sıkça başvurduğum bir usul vardır: “Kapatın gözlerinizi...”
Gözlerinizi kapattığınızda, zihninizin perdesine düşen o son sahnede ne var? Hayatınızın son günü, son ayı ya da son yılı olsa ne yapardınız? Bu soruları yıllardır yazar, insanı kendi iç muhasebesine davet ederim.
Fakat dijital dünyanın hafızası tuhaf; yazılar kaybolmuyor. Belki yıllar sonra bir gün, bir okur bu satırlara denk gelecek. Kim bilir, Konya’dan bir umreci kardeşimizin ihramlı vaziyette, dua ederken ruhunu Rabbine teslim ettiği o an düşecek ekranına. Hani arama motoruna yazıp "Gerçekten böyle bir olay olmuş mu?" diye teyit etmek isteyeceği türden o hüzünlü ve bir o kadar imrenilesi veda.

Geçtiğimiz günlerde dostlarla meclisimizde söz uzadı, bu güzel insanın son nefesine geldi konu. Ne kadar asil, ne kadar onurlu bir buluşma! Dünyadaki geçici sevgililerden ayrılıp ebedî âlemdeki gerçek Sevgiliye varmanın bundan daha şerefli bir yolu olabilir mi?
İtiraf edeyim; ben dünyevi mallara, paraya, pulu, lüks arabalara ya da büyük evlere karşı hırslı bir adam değilim. Kendime olan saygımı yitirecek kadar hiçbir şeyi kıskanmadım. Lakin imrendiğim, içimde bir yara gibi sızlayan iki şey var: Görev yıllarımda yanımda şehit düşen arkadaşlarım gibi o şerbeti içememiş olmak ve bir de… Bu güzel adamın o tertemiz ölümü. İtiraf ediyorum, kıskandım.
Asıl mesele, son dakikalarımızı nasıl yaşamak istediğimiz değil galiba; o son dakikaları nasıl yaşayacağımız.
Dostoyevski’nin o bilinen trajik anısı düşüyor aklıma. Siyasi suçtan idama mahkûm edilişleri, St. Petersburg meydanında sıraya dizilişleri… Karşılarında namluları doğrultmuş askerler ve emir bekleyen komutan. Sadece beş dakikaları var. Dostoyevski o beş dakikayı zihninde üçe böler: İlk iki dakika geçmişin muhasebesi, sonraki iki dakika dostlarla vedalaşma, son bir dakika ise meydandan geçenleri, boşluğu, etrafı, yani hayatı temaşa etmek.
Ve o son dakikanın içinde, köşeden koşan bir askerin sesiyle inen namlular…
Dostoyevski o günden sonra hayatını “son beş dakikasıymış gibi” yaşamaya karar verir. Dünyanın hırsından, insanların ölmeyecekmiş gibi sarıldığı riyadan, gıybetten, yalandan el etek çeker.
Irvin Yalom’un bir kitabında yer alan o kanser hastasının cümlesi ne kadar acı bir uyanıştır: “Hayatı ve yaşamı sevmem için vücudumun kanserden delik deşik olması mı gerekiyordu?”
Acaba uyanmak için illa büyük bir kaza mı atlatmamız, bir felâketin kıyısından dönmemiz ya da ömrün son virajına girmemiz şart mı?
Gelin, şimdi her şeyi bırakıp, başa dönelim ve yine o teklifi yapalım: Kapatın gözlerinizi.
Beş dakikamız olsaydı ne yapardık? Konya şehidi gibi ihramla dua ederken mi? Bir idam sehpasının gölgesinde etrafı hayranlıkla izlerken mi? Sevdiklerimizle vedalaşırken, ibadet ederken, hatta belki bir tebessümle mi… Nasıl bir veda isterdik?
Asıl soru: Nasıl ölmek istiyorsak, bugün tam olarak öyle yaşıyor muyuz?
Selam ve dua ile…