Sağlı sollu uzanan, birbirine geçmiş, sert ve sivri dikenlerle kaplı çalılar öylesine sık, öylesine aşılmazdı ki içlerinden küçücük bir yabani hayvanın bile geçmesi mümkün görünmüyordu. Sanki doğanın kendi elleriyle ördüğü, ardına geçilmesine izin vermeyen devasa bir duvardı bu. Dikenlerin arasından bakıldığında duvarın hemen arkasında bambaşka bir dünya uzanıyordu.
Kimi geniş yapraklarıyla gökyüzüne meydan okuyan, kimi küçücük yapraklarıyla hayata tutunmaya çalışan, kimi ise dallarında tek bir yaprak bile taşımadığı hâlde heybetinden hiçbir şey kaybetmemiş devasa ağaçlar... Her biri farklı bir ömrün, farklı bir hikâyenin sessiz şahidi gibiydi.
Bu ağaçların hemen ardında ise korkunç bir uçurum uzanıyordu. Öyle derin, öyle ürkütücü bir uçurum ki insan kendini boşluğa bıraksa yere ulaşmasının dakikalar süreceği hissine kapılırdı. Aşağısı görünmüyor, derinlik insanın içini ürpertiyordu. Sanki düşenin yalnızca bedeni değil, bütün geçmişi de o karanlığın içinde kaybolacaktı.
Uçurumun kenarından başlayıp yukarıya doğru uzanan bir merdiven vardı. Basamakları dar, kimi yerlerde oldukça yüksek, kıvrım yaptığı noktalarda ise genişleyen, sayısı yüzleri, belki binleri bulan bir merdiven...
Ne bir korkuluğu vardı ne de tutunacak bir kenarı. İnsan her adımında kendi gücüne, kendi iradesine ve karşısına çıkan insanların uzattığı ellere güvenmek zorundaydı.
Merdivenin nerede başladığı belli değildi. Aşağıya doğru bakıldığında her basamakta bulunan insan, kendisinin en alt noktada olduğunu sanabilirdi. Çünkü merdivenin başlangıcı, bakan herkes için başka bir yerdeymiş gibi görünüyordu.
Merdivenin ulaştığı en yüksek noktada ise büyük bir seyir terası vardı.
Terasta insanlar sıra sıra dizilmişti. Kimi korkuluklara yaslanmış, kimi ellerini birleştirmiş, kimi sessizce bekliyordu. Hepsinin gözleri aynı noktadaydı: Aşağıdan yukarıya doğru uzanan o uzun, yorucu ve sonu görünmeyen merdivenlerde...
Sanki herkes birilerini bekliyor, birilerinin yolculuğuna şahitlik ediyordu.
Gözün seçebildiği en alt basamakta bir bebek belirdi. Henüz dünyaya gözlerini açmış, hayatın ne olduğunu, nereye geldiğini, kendisini nasıl bir yolculuğun beklediğini bilmeyen küçücük bir bebek...
Yanında anne ve babası vardı. Gözlerinde sevinç, yüzlerinde tarifsiz bir mutluluk... Onun dünyaya gelişine şükrediyor, geleceğe dair umutlarını o küçücük bedene yüklüyorlardı.
Bebek önce emekleyerek başladı merdivenleri çıkmaya. Sonra tutunarak ayağa kalktı. Birkaç basamak sonra ilk adımlarını attı. Dengesini kaybetti, sendeledi, düştü; ama yeniden doğruldu. Anne ve babasının elleri hep yanındaydı. Bazen tuttular elinden, bazen arkasından desteklediler, bazen de düşmesine izin verip kendi başına ayağa kalkmasını beklediler.
Zaman ilerledikçe merdivenlerde ona eşlik edenler değişmeye başladı.
Bir basamakta öğretmeni belirdi. Elinden tuttu, yol gösterdi, bilmediği şeyleri öğretti. Bir başka basamakta çocukluk arkadaşları çıktı karşısına. Birlikte güldüler, birlikte düştüler, birlikte ayağa kalktılar.
Sonra ilk aşkı geldi. Kalbinde ilk kez başka bir insanın izini taşıdığı, sevinciyle gökyüzüne yükseldiği, hüznüyle içine kapandığı o günler...
Mahallenin bakkalı, sokaktaki komşusu, duraktaki otobüs şoförü, marketteki kasiyer, okul arkadaşı, iş arkadaşı, dost bildikleri, sırlarını paylaştıkları, yolları bir süreliğine kesişen insanlar...
Her biri merdivenin birkaç basamağında ona eşlik etti.
Bazıları elinden tuttu, bazıları omzuna dokundu, bazıları yalnızca birkaç kelimeyle yolunu aydınlattı. Bazılarıysa farkında olmadan hayatında derin izler bıraktı.
Fakat merdivenin en ilginç tarafı şuydu: Her basamakta biri kaybolurken bir başkası ortaya çıkıyordu. Birlikte yürüdüğü insanlar, sanki görevlerini tamamlamışçasına sessizce gözden siliniyor, yerlerini yeni yüzlere bırakıyordu.
Kimi basamaklar alçaktı, çıkması kolaydı. Kimi ise öylesine yüksek ve zorluydu ki insan bütün gücünü toplamak zorunda kalıyordu. Bazen bir adım atmak için günlerce mücadele ediyor, bazen de farkına bile varmadan birkaç basamağı birden geride bırakıyordu.
İşte o merdivenlerde insan yalnızca yaş almıyordu; değişiyor, dönüşüyor, olgunlaşıyor, eksiliyor ve yeniden kendini buluyordu.
Terasta bekleyenlerin gözleri ise hiç ayrılmıyordu ondan.
Çünkü o insan merdivenleri çıktıkça, terasta bulunanların birçoğu kendi geçmişlerinden bir parça görüyordu. Kimi çocukluğunu, kimi gençliğini, kimi bir zamanlar yaptığı bir iyiliği, kimi de yıllar önce işlediği bir hatayı...
İzledikleri kişi aslında yalnızca bir başkası değildi. Biraz kendileriydi. Biraz geçmişleri, biraz pişmanlıkları, biraz da geride bıraktıkları hayatlardı.
Ve o bebek artık çocuk olmuştu. Çocuk gençliğe, genç yetişkinliğe, yetişkinliğe baba olmaya, analığa, anneliğe, babalığa; derken yaşlılığa, dedeliğe ve nineliğe uzanan uzun bir yolculuğa çıkmıştı.
Her basamakta biraz daha yaşlanmış, biraz daha yorulmuş, biraz daha tecrübe kazanmıştı. Saçlarına aklar düşmüş, yüzüne çizgiler yerleşmiş, omuzlarına yılların ağırlığı binmişti.
Nihayet merdivenin sonlarına yaklaştığında, terasın hemen altında genişçe bir düzlükle karşılaştı.
Orası diğer basamaklardan farklıydı. Ne yukarı doğru devam eden sıradan bir merdiven ne de aşağıya uzanan kolay bir yol vardı. Burası bir bekleme yeriydi.
İnsan burada duruyor, dinleniyor ve geçmişiyle baş başa kalıyordu.
Ancak bu dinlenme, bildiğimiz anlamda bir dinlenme değildi. Çünkü burada insanın karşısına yıllar boyunca birlikte yürüdüğü, yoluna dokunduğu, iyilik ya da kötülük ettiği insanlar çıkıyordu.
Terasta bekleyenler, hemen altlarındaki bu insanı yukarıya çağırmaya başlıyorlardı.
Kimi, "Buradan gel, şu yolu izle!" diyerek elini uzatıyordu. Çünkü bir zamanlar kendisine yapılan iyiliği unutmamış, gördüğü güzelliği karşılıksız bırakmamıştı. Hakkını helal ediyor, ona yukarı çıkabilmesi için destek oluyordu.
Kimi ise elini uzatıyor gibi görünse de aslında onu yeniden aşağıya itiyordu. Çünkü geçmişte yaşadığı bir haksızlığı, uğradığı bir ihaneti, unutamadığı bir kötülüğü hâlâ içinde taşıyordu. Helalleşememişti. Affedememişti. Belki de affetmek istememişti.
Bir zamanlar kendisine uzatılmayan elin hesabını soruyor, kendisine yaşatılan acının karşılığını vermek istercesine onu uçuruma doğru itiyordu.
İşte o düzlükte insan, hayatının belki de en ağır sınavını yaşıyordu.
Artık ne yaşının bir önemi vardı ne de geçmişte sahip olduğu makamın, servetin, gücün... Ne arkasında bıraktığı unvanlar ne de insanların kendisine duyduğu hayranlık bir işe yarıyordu.
Orada yalnızca yaşanmışlıklar vardı.
Söylenen sözler, kırılan kalpler, uzatılan eller, yapılan iyilikler, işlenen kötülükler, tutulmayan sözler, yarım bırakılan dostluklar, affedilmeyen hatalar...
İnsan, bütün bunların ağırlığı altında eziliyordu.
Bazen öylesine çaresiz kalıyordu ki kendisini o uçurumun boşluğuna bırakıp her şeyden kurtulmayı düşünüyordu. "Artık ne olacaksa olsun, bu yükü daha fazla taşıyamam." diyordu içinden.
Fakat ne o uçuruma atlayabiliyor ne de kendi başına yukarı çıkabiliyordu.
Çünkü artık mesele yürümek değildi. Mesele, geride bıraktığı hayatın karşısında durabilmekti.
V e nihayet o düzlükteki bekleyiş sona eriyordu.
Birileri, geçmişte bıraktıkları iyiliklerin ve helalliklerin karşılığı olarak yukarıya doğru yükselirken, birileri de hesaplaşamadıkları, helalleşemedikleri ve üzerlerinde taşıdıkları hakların ağırlığıyla aşağıya doğru sürükleniyordu.
Kimi huzura, kimi ıstıraba doğru yol alıyordu.
Çünkü herkesin merdiveni aynıydı ama herkesin yükü farklıydı.
O merdivenler hayattı. En alt basamak doğumdu. İlk adımımızı attığımız andan itibaren başlayan, her gün bir basamak daha çıktığımız hayat yolculuğuydu.
Merdivende karşımıza çıkan insanlar ise ömrümüzün bir noktasında yolumuzun kesiştiği kişilerdi. Anne babamız, kardeşlerimiz, öğretmenlerimiz, dostlarımız, sevdiklerimiz, komşularımız, hiç tanımadığımız hâlde hayatımıza dokunan insanlar...
Kimisi bize bir ömür eşlik ediyor, kimisi yalnızca birkaç basamakta yanımızda bulunuyordu. Ama her birinin hayatımızda bıraktığı bir iz, bizde ya da bizim üzerimizde bir hakkı vardı.
Terasta bizi izleyenler ise hayatımız boyunca yoluna dokunduğumuz, iyiliğini ya da kötülüğünü gördüğümüz, hakkına girdiğimiz veya hakkını teslim ettiğimiz insanlardı.
Kimi bizden razıydı. Kimi kırgındı. Kimi bir tebessümümüzü, kimi uzattığımız bir eli, kimi zor gününde yanında oluşumuzu unutmamıştı. Kimi ise belki de yıllardır içinden atamadığı bir acıyı bizim yüzümüzden taşıyordu.
İşte o düzlük, insanın dünyada bıraktığı izlerle yüzleştiği yerdi.
Teras cennet, uçurum cehennem ise insanın hayatı boyunca attığı her adımın, söylediği her sözün ve dokunduğu her kalbin bir anlamı vardı. Çünkü insan yalnızca kendi hayatını yaşamıyordu. Başkalarının hayatında da bir yer tutuyordu.
Bazen birinin merdiveninde tutunacak bir el, bazen aşılması gereken bir engel, bazen de ömür boyu unutulmayacak bir yara oluyordu.
Belki de en büyük yanılgımız, hayatı yalnızca kaç basamak çıktığımızla ölçmekti. Oysa asıl mesele kaç basamak yükseldiğimiz değil, yükselirken kimlerin elini tuttuğumuz, kimin ayağına bastığımız, kimin kalbini kırdığımız ve geride nasıl bir iz bıraktığımızdı.
Unutmayalım ki bir gün hepimiz o merdivenin sonlarına yaklaşacağız. Bir zamanlar yanımızda yürüyenler çoktan kaybolmuş, yerlerine yenileri gelmiş olacak. Ve biz, geride bıraktığımız hayatla baş başa kalacağız.
O gün yanımızda ne servetimiz olacak ne makamımız ne de dünyada sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şey...
Belki de yalnızca birilerinin duası, birilerinin gözyaşı, birilerinin helalliği ya da birilerinin içinden hiç eksilmeyen ahı bizimle olacak.
Öyleyse bugün, henüz merdivenlerdeyken düşünelim:
Bir gün o terasta bizi bekleyenler arasında kimler olacak? Bize gülümseyerek elini uzatanlar mı, yoksa yüzünü çevirip bizi aşağıya itmek isteyenler mi?
Daha da önemlisi...
Biz, başkalarının merdivenlerinde nasıl bir insan olarak hatırlanacağız?
Çünkü hayatın en büyük gerçeği belki de şudur:
Herkes bir gün o merdivenin sonuna ulaşır. Ama herkes aynı yere varamaz.
Yukarıya çıkarken kazandıklarımızdan çok, geride bıraktıklarımız belirler varacağımız yeri.
Selam ve dua ile…
HERKESİN MERDİVENİ AYNI, YÜKÜ FARKLI
FAZLI GÜVENTÜRK
Yorumlar