Başkalarının pencerelerinde aradığımız mutluluk
“İnsan nerede değilse orada mutlu olacağını sanır. Ne tuhaf, insan olmadığı yerde daha güzel bir hayat olduğuna inanır. Bugünü, gelmemiş bir hayatın bekleme odasına çevirir.”
Baudelaire’e atfedilen bu söz, insanın kendisiyle ve yaşadığı hayatla kurduğu ilişkinin ne kadar çelişkili olduğunu anlatıyor. Mutluluğu çoğu zaman elimizin altındayken değil, ulaşamadığımız yerlerde arıyoruz. Sahip olduklarımızın kıymetini bilmek yerine, sahip olmadıklarımızın hayalini kuruyoruz. Böylece yaşamakta olduğumuz hayat, bir gün başlayacağına inandığımız başka bir hayatın gölgesinde kalıyor.
Bu söz bana çocukluğumun güzel bir öyküsünü hatırlattı: Altın Pencereli Ev.
Öyküde bir çocuk, her gün pencereleri altın renginde parlayan bir ev görürmüş. O evde yaşayan insanların ne kadar mutlu olduklarını düşünür, onların hayatına imrenirmiş. Bir gün dayanamaz, o eve doğru heyecanla koşmaya başlar. Belki de mutluluğun sırrını bulacak, belki de o güzel hayatın bir parçası olacaktır.
Uzun bir koşunun ardından eve vardığında büyük bir düş kırıklığı yaşar. Pencereler altından değildir; karşısında sıradan pencereleri olan, bildiğimiz türden bir ev durmaktadır.
Başını çevirip kendi evine baktığında ise güneşin altında altın gibi parlayan kendi pencerelerini görür.
Aradığı güzellik, terk edip geldiği yerde onu beklemektedir.
İnsan ruhunun en dokunaklı yanlarından biri değil midir bu? Bazen sahip olduklarımızı görebilmek için onlardan uzaklaşmamız, kıymetlerini anlayabilmek için onları kaybetme ihtimalini yaşamamız gerekir. Başkasının hayatına uzaktan bakarken gördüğümüz ışıltının, kendi hayatımızda da var olabileceğini unuturuz.
Başkalarının pencerelerini altın sanırken kendi pencerelerimizin ışığını kaçırırız.
Özenmek, bazen insanın kendisine açtığı bir ufuktur; bazen de kendi hayatından uzaklaşmasının başlangıcı.
İnsanın başka hayatları merak etmesi, başkalarının başarılarına imrenmesi, kendisinde olmayan güzellikleri arzulaması doğaldır. Hatta bu duygular bizi geliştirebilir. Bir başkasının çalışkanlığına, bilgisine, inceliğine ya da yaşam sevincine özenmek, kendimizde yeni güzellikler yaratmamıza vesile olabilir.
Mesele, özenmenin kendisi değil, onunla ne yaptığımızdır.
Özenilen güzelliği kendi hayatına taşıyabilen insan gelişir; başkasının hayatını taklit etmeye çalışan insan ise giderek kendisinden uzaklaşır. Birinde öğrenmek, diğerinde kendini inkâr etmek vardır.
İnsan sürekli başka bir yerde, başka bir evde, başka bir çevrede, başka bir hayatın içinde mutlu olacağını düşünüyorsa zamanla bulunduğu yere yabancılaşır. Elindekiler gözünde küçülür, başkasının sahip oldukları büyür. Bir süre sonra yalnızca çevresine değil, kendisine de yabancılaşır. Çünkü artık kendi hayatını yaşamak yerine, başkalarının hayatına benzemeye çalışmaktadır.
Mevlânâ’nın “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözü, bana göre, insanın kendisiyle barışık yaşamasına ilişkin derin bir çağrıdır. Başkalarının beğenisini kazanmak için başka biri olmaya çalışma. Olduğundan farklı görünmek uğruna özünü kaybetme. Çünkü insanın değeri, başkasına ne kadar benzediğinde değil, kendisi olmayı ne kadar başarabildiğinde saklıdır.
Yunus Emre’nin “İlim kendin bilmektir” sözü de aynı kapıya çıkar. İnsanın kendini tanıması, ne olduğunu ve ne olmadığını bilmesi, kendi sınırlarını ve imkânlarını kavraması… Belki de bütün gelişmenin ilk adımı budur. Kendini bilmeyen insan, başkasına benzemeyi gelişmek sanabilir. Oysa taklit, insanı bir süreliğine olduğundan farklı gösterebilir ama onu kendisinden daha değerli yapmaz.
Özenmek ile özenti arasındaki farkı gündelik hayatın küçük ayrıntılarında bile görebiliriz.
Konuk ağırlayacaksan sofrana özenirsin. En güzel yemeklerini hazırlar, misafirine verdiğin değeri sofrana yansıtırsın. Ama sırf zengin görünmek için hayatında tatmadığın ıstakozu masaya koyuyorsan, orada özenin yerini gösteriş almış demektir. Sofranın güzelliği, pahalı bir yiyecekle değil, içtenlikle ve incelikle kurulur.
Giyimine kuşamına özenirsin. Bunun için pahalı markalara, herkesin tanıdığı etiketlere ihtiyacın yoktur. Temizlik, uyum, sadelik ve kendi tarzını yaratabilmek de bir özen biçimidir. Üzerindeki giysinin fiyatı seni değil, sen o giysiye kattığın kişilikle görünür kılarsın.
Konuşurken diline özenirsin. Kelimeleri yerli yerinde kullanır, anlatmak istediğini doğru ifade etmeye çalışırsın. Ama anlamını tam bilmediğin yabancı sözcükleri cümlelerinin arasına serpiştirerek entelektüel görünmeye çalışıyorsan, bilgi sahibi olmaktan çok bilgi sahibi görünmeye önem veriyorsun demektir. Kelimelerin yabancılığı değil, düşüncenin derinliği insanı zenginleştirir.
Bütün bunlar bana şunu düşündürüyor: Özen, insanın kendisine ve çevresine gösterdiği saygıdır; özenti ise çoğu zaman başkalarının gözünde değer kazanma arzusunun kılığına girmiş hâlidir.
Birinde kendini güzelleştirme çabası, diğerinde kendini olduğundan başka gösterme isteği vardır.
Belki de asıl mesele, başkalarının sahip olduklarına bakarken kendi sahip olduklarımızı küçümsememeyi öğrenmektir. Bu, daha iyisini istemekten vazgeçmek anlamına gelmez. İnsan elbette daha güzel bir ev, daha iyi bir yaşam, daha fazla bilgi ve daha çok mutluluk isteyebilir. Ancak bunları isterken bugünün güzelliklerini yarının hayallerine kurban etmemelidir.
Çünkü hayat, sürekli başka bir yerde olmayı bekleyerek geçirilemeyecek kadar kısa.
Bir gün geriye dönüp baktığımızda, belki de en çok kaçırdığımız şeylerin, elimizin altında olduğu hâlde değerini bilemediklerimiz olduğunu anlayacağız. Güneşin her gün aydınlattığı pencerelerimizi, yanımızda olan insanları, sıradan sandığımız anları…
Ve belki de o zaman fark edeceğiz: Mutluluk, her zaman ulaşılması gereken uzak bir yer değil; bazen bakmayı bilmediğimiz için göremediğimiz bir güzelliktir.
Son sözüm şu: Başkasının evinin pencerelerine aldanıp kendi evinin ışığını unutma. Başkasının hayatına özenirken kendi hayatını ıskalama. Çünkü senin mutluluğun, başkasının pencerelerinin altından olmasında değil, kendi pencerelerinden süzülen ışığı görebilmesinde saklı olabilir.
ÖZENMEK
Dr. Oğuzkan BÖLÜKBAŞI
Yorumlar