
Ölüm bir gerçek… Kaçınılmaz, ertelenemez ve her insanın bir gün mutlaka karşılaşacağı ilahî bir hakikattir.
''18 Haziran.1988 yılında, dönemin Başbakanı Turgut Özal’a bir suikast girişiminde bulunulmuşdu.
Bendeniz de o sıralar Trabzon-Dernekpazarı'ında öğretmen olarak bulunmaktaydım.Annem yanımızda olduğu için her hafta sonu Trabzon'a gider arkadaşlarımı ziyaret edip alışverişimi de yaparak ilçeye tekrar dönerdim.
Hiç unutmuyorum yine bir cumartesi gününde Trabzon'da Çaykara'dan gelen bir munubüsle Değirmendere'de bulunan munubüs garajında inip ağır ağır Trabzon Kent Meydanına doğru yokuşta çıkarken bir kahvehanede mola verdiğim esnada bu hadiseye şahit olmuştum.
Ankara'daki bir salonda Anap'ın Olağan Kongresinde sıara Turgut Özalı'ın konuştuğu bir sırada birden silah sesleri duyulmaya başlamıştı.
Turgut Özal, kürsüde konuşma yaptığı sırada Kartal Demirağ olduğu sonradan öğrenilen bir silahlı saldırganın kurşunuyla sağ elinden yaralandı. Saldırgan ikinci kez ateş etmek istediyse de silahı tutukluk yaptı ve korumalar tarafından etkisiz hâle getirildi.
Ortalıkta kurşunların uçuştuğunu,saldırganın yerde yuvarlanarak üzerine gelen kurşunlardan kaçtığını dün gibi hatırlıyorum.
Böylesine ölümcül bir tehlikeyi atlatan Turgut Özal, soğukkanlılığını koruyarak yaralı eli bir beze sarılı ve kanlı olarak yeniden kürsüye çıktı ve konuşmasını sürdürmüştü.
Olayın ardından hafızalara kazınan şu sözü söylemişti:--Biz Allah’a, kadere inanan insanlarız. Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır.''
Bu söz, yalnızca bir suikast girişiminin ardından söylenmiş cesur bir cümle değildi. Aynı zamanda insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini, inancını ve kadere bakışını anlatan güçlü bir ifadeydi.
Peki, ölüm gerçeğini bilen insan, hayatın sıkıntıları karşısında nasıl bir tavır almalı? Borçlar, geçim derdi, hastalıklar, ayrılıklar ve gönül yaraları insanı çaresiz bıraktığında çözüm nerede aranmalı?
Son yıllarda sık sık duyduğumuz intihar haberleri, bu sorular üzerinde daha fazla düşünmemizi gerektiriyor.
*
Ölüm, binlerce yıldır değişmeyen bir hakikat. Her canlı doğuyor, büyüyor, yaşıyor ve sonunda bu dünyadan göçüp gidiyor.
Kimi daha anne karnındayken dünyaya gözlerini açamadan ayrılıyor hayattan; kimi çocukluk çağında bir hastalık veya kaza sebebiyle, kimi de uzun yıllar yaşadıktan sonra son nefesini veriyor.
Bazıları yaşlılığın son demlerine kadar sağlıklı bir hayat sürüyor. Sonra eşini kaybediyor, evladının yardımına muhtaç hâle geliyor, bir zamanlar kendi ailesini geçindiren insan, gün geliyor bir ekmeğini alıp evine götüremeyecek kadar güçsüz düşüyor.
Hayat böyle…Dün güçlü olan zayıflıyor, dün veren el bugün uzanan ele dönüşüyor. Bir zamanlar başkalarına kol kanat gerenler, gün geliyor başkalarının desteğine ihtiyaç duyuyor.
Herkesin eceli var; ancak nerede, ne zaman ve nasıl öleceğini insan bilemiyor. Allah’ın ilminde malum olan bu hakikat, kul için gaybdır.
Öyleyse bize düşen, ölümün vaktini hesaplamaya çalışmak değil, ömür sermayemizi en güzel şekilde değerlendirmektir.
İyi kötü bizler de belli bir yaşa geldik. Acı tatlı günler yaşadık. Helalinden nafakamızı kazanmak için sabahın erken saatlerinde evimizden çıktık, kimi zaman gurbete düştük, kimi zaman ailemizden uzakta ekmek mücadelesi verdik. Öğrencilerimize faydalı olabilmek için derslerimize girdik, insan yetiştirmeye gayret ettik.
Sağlığımızın bozulduğunu, yakınlarımızın ansızın aramızdan ayrıldığını gördük. Acılar yaşadık, kayıplar verdik. Her şeye rağmen hayat devam etti.
İşte insan, bütün bu yaşadıklarının içinde kaderi anlamaya çalışıyor.
İslam inancında kader vardır; fakat insanın iradesi ve sorumluluğu da vardır.
Rabbimiz insana akıl, irade ve tercih hakkı vermiştir. İnsan, önüne çıkan her hadiseyi seçemese de birçok durumda o hadiseye nasıl karşılık vereceği konusunda tercihler yapabilir.
Her zaman istediğimiz sonuca ulaşamayabiliriz. Emek veririz, karşılığını alamayız. Birini severiz, kavuşamayız. Sağlıklı yaşamak isteriz, hastalıkla karşılaşırız. Evladımızı korumak isteriz, onu kaybedebiliriz.
Bunların hepsi hayatın imtihanlarıdır.Ancak imtihanın zorluğu, insanın değersiz olduğu anlamına gelmez.
Bir kapının kapanması, bütün kapıların kapandığını göstermez. Bugün çıkış yolu görememek, yarın da göremeyeceğimiz anlamına gelmez.
Cennet ve cehennem inancı da insana yaptığı tercihler karşısında sorumluluk taşıdığını hatırlatır. Mümin, hayra yönelmek, kötülükten kaçınmak ve kendisine emanet edilen hayatı korumakla yükümlüdür.
İntihar asla bir çıkış yolu değildir.Gün geçmiyor ki haberlerde bir intihar vakası duymayalım. Kimi zaman gencecik bir kızımız sevdiği gençle kavuşamadığı için,veya aldatıldığı için bu yolu seçiyor.
Kimi de günümüzün en büyük sosyal derdi olan kredi kartını hesapsız kullanıp sonunda banlkaların elinde tutsak olup borçları yüzünden, kimi ailevi sorunlar sebebiyle, kimi de içine düştüğü ruhsal çıkmazdan,dermansız bir hastalığa yakalandığını bundan kurtulamadığını düşündüğü için hayatına son veriyor.
Özellikle ekonomik sıkıntıların, borçların ve geçim derdinin intihar haberlerinde sık sık gündeme gelmesi, üzerinde durulması gereken bir meseledir.
Ancak insan hayatını sona erdiren her olayın sebebini yalnızca parayla açıklamak mümkün müdür?
Maddi imkânların insanın bütün dertlerini çözdüğünü söyleyebilir miyiz? Ekonomik gücü yerinde olan insanların hiçbir zaman ruhsal sıkıntı yaşamadığını iddia edebilir miyiz?Elbette hayır.
Borçlar, işsizlik ve geçim sıkıntısı insanı ağır bir baskı altına sokabilir. Bunun yanında yalnızlık, depresyon, aile içi çatışmalar, kayıplar, travmalar ve insanın iç dünyasında yaşadığı başka sorunlar da kişiyi çaresizlik duygusuna sürükleyebilir.
Dışarıdan bakıldığında her şeyi varmış gibi görünen bir insanın içinde nasıl fırtınalar koptuğunu bilemeyiz.
Bu sebeple intihar haberlerini değerlendirirken yalnızca görünen sebeplerle yetinmemeli, insanın ruh dünyasını da anlamaya çalışmalıyız. Ekonomik tedbirler, sosyal destek, psikolojik yardım ve aile dayanışması bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Bir insanın maddi sıkıntı içinde olması onun ahlâksızlığını göstermediği gibi, imkân sahibi olması da bütün sıkıntılardan uzak olduğu anlamına gelmez.
Asıl mesele, insanı çaresizliğe sürükleyen sebepleri anlamak ve henüz vakit varken ona el uzatabilmektir.
İslam dininde intihar haramdır ve büyük günahlardan kabul edilir. Kur’an-ı Kerim’de Nisa suresinin 29. ayetinde, “Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” buyrulur.
İnsanın canı, malı ve sahip olduğu imkânlar birer emanettir. Mümin, kendisine verilen bu emaneti korumakla yükümlüdür.
Ancak burada önemli bir hususu da unutmamak gerekir: İntihar eden bir insan hakkında konuşurken dinî hükmü açıklamak başka, o insanın Allah katındaki son durumuna kesin hüküm vermek başkadır.
İntihar büyük bir günah olmakla birlikte, bir insanın imanına ve ahiretteki akıbetine dair kesin hüküm vermek bizim yetkimizde değildir.
Kişinin ruhsal durumu, içinde bulunduğu şartlar ve sorumluluğunun mahiyeti Allah’ın bilgisi ve adaleti dâhilindedir.
Bizim görevimiz, günahı hafife almadan insanı anlamaya çalışmak, yaşayanları korumak ve ümitsizliğe düşenlere umut kapısını göstermektir.
Sabır, insanın acı çekmediğini söylemek değildir. Sabır, acının içinde de hayata tutunmaya çalışmaktır. Yardım istemek de sabra aykırı değildir.
Bir doktora başvurmak, psikolojik destek almak, borçlarını yeniden yapılandırmak için birinden yardım istemek veya derdini güvenilir bir insanla paylaşmak, çözüm arayışının bir parçasıdır.
Rabbimizin Zümer suresinin 10. ayetinde bildirdiği üzere, sabredenlerin mükâfatı hesapsızdır.
Bazen insanın yapabileceği en büyük mücadele, bütün gücü tükenmiş gibi hissettiği bir günde yeniden yardım istemesidir.
*
Peygamber Efendimizin öğretilerinde ölümü hatırlamanın önemli bir yeri vardır. Ölümü hatırlamak, insanın dünyaya aşırı bağlanmasını önler; ona zamanın kıymetini, sorumluluklarını ve ahiret hayatını hatırlatır.
Fakat ölümü hatırlamakla ölümü temenni etmek aynı şey değildir.
İnsan, içinde bulunduğu sıkıntılar ne kadar ağır olursa olsun, ölümünü istemek yerine içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın yollarını aramalıdır.
Çünkü hayat devam ettiği sürece tövbe etme, hataları telafi etme, iyilik yapma, sevdiklerine kavuşma ve yeni bir başlangıç yapma imkânı vardır.
Dünya rahat yeri değildir. Her insanın kendine göre bir imtihanı bulunur. Birinin imtihanı hastalıktır, diğerinin geçim derdi; bir başkasınınki evlat acısı, yalnızlık veya ayrılıktır.
Kimsenin yükünü küçümsememek gerekir. Bizim kolaylıkla aştığımız bir mesele, bir başkasının dünyasını başına yıkacak kadar ağır gelebilir.
Bu yüzden insanlara yalnızca “Sabret!” demek yetmez. Bazen elinden tutmak, borcuna destek olmak, derdini dinlemek, bir uzmana ulaşmasına yardımcı olmak gerekir.
İnanç, merhametle birleştiğinde insanın yarasına merhem olur.
Bir zamanlar ihtişamlı saraylarda yaşayanlar vardı.
Geniş topraklara hükmedenler, servetlerine servet katanlar, kendilerini dünyanın gerçek sahibi sananlar…
Bugün çoğunun adını bile bilmiyoruz.Dünya, kendisine gönül bağlayanları bir müddet oyalar; sonra herkesi kendi gerçeğiyle yüzleştirir.
Nice insanlar geldi, yaşadı, çalıştı ve göçüp gitti. Bir zamanlar sesleriyle dolup taşan evler sessizliğe büründü. Şimdi onların yaşadığı yerlerde başkaları yaşıyor.
Tek gözlü bir adamın taşlarla, bataklıklarla dolu bir tarla satın aldığını anlatan bir kıssa vardır. Adam aylarca uğraşır; taşları temizler, bataklığı kurutur, toprağı ekime hazır hâle getirir.
Sonunda karşısına geçip gururla seslenir:--“Ey tarla, işte şimdi gerçek sahibini buldun!”
Kıssanın devamında tarla dile gelir ve kendisinden önce nice insanın aynı iddiayla gelip geçtiğini hatırlatır.
İnsanoğlunun dünya karşısındaki hâli de böyledir. Her gelen, bir süreliğine sahip olduğunu sandığı şeyleri sonunda bırakıp gider.
Öyleyse malımızla, makamımızla ve geçici başarılarımızla övünmek yerine, ardımızda nasıl bir iz bıraktığımızı düşünmeliyiz.
Bir insanın hayatına dokunmuş muyuz? Bir çaresize destek olmuş muyuz? Bir gönlü kazanmış, bir yarayı sarmış mıyız?
Belki de geriye kalan en kıymetli miras, bunlardır.
İntihar haberlerini okuduğumuzda çoğu zaman geride kalan ailelerin gözyaşlarını görüyoruz. Anne babalar, evlatlar, eşler ve kardeşler…
Bir insanın kaybı, yalnızca o insanın hayatının sona ermesi değildir. Onu sevenlerin hayatında da derin bir boşluk açılır.
Ancak burada yalnızca geride kalanların acısını değil, hayata veda eden kişinin yaşadığı çaresizliği de anlamaya çalışmalıyız.
Belki bir telefon görüşmesi, belki içtenlikle sorulan bir “Nasılsın?”, belki yargılamadan dinleyen bir dost, belki de zamanında ulaştırılan profesyonel yardım çok şeyi değiştirebilir.
Bazen insan, kendisine uzanan bir elin varlığını göremeyecek kadar karanlıkta kalır. İşte o zaman bizim görevimiz, o elin gerçekten orada olduğunu göstermektir.
Borç batağına düşmüş bir insana yalnızca nasihat etmek yerine çözüm yolları arayalım. Ailevi sorunlar yaşayan bir genci azarlamak yerine onu dinleyelim. Ruhsal sıkıntı içindeki birine “Bunlar da dert mi?” demek yerine yaşadığı acıyı ciddiye alalım.
Unutmayalım: İnsan bazen ölmek istediği için değil, yaşadığı acının sona ermesini başka türlü mümkün göremediği için böyle bir düşünceye kapılabilir.
Bu nedenle intihar düşüncesi dile getiren birini yalnız bırakmamak, onu yargılamadan dinlemek ve gerektiğinde acil profesyonel yardım sağlamak hayati önem taşır.
Ömür dediğimiz şey, ne kadar uzun yaşayacağımızdan ibaret değildir. Nasıl yaşadığımız, insanlara nasıl davrandığımız ve bize emanet edilen hayatı nasıl değerlendirdiğimiz de önemlidir.
Allah’ın verdiği canı korumak, yalnızca kişinin kendisine karşı değil, ailesine ve topluma karşı da bir sorumluluğudur. Fakat bu sorumluluğu hatırlatırken sıkıntı yaşayan insanları suçlamamalı, onların acılarını hafife almamalıyız.
İnancımız bize ümitsizliğe kapılmamayı, sabretmeyi, dua etmeyi ve hayra yönelmeyi öğretir. Akıl ve irademiz ise çözüm aramayı, tedbir almayı ve gerektiğinde yardım istemeyi gerektirir.
Öyleyse hayatın yükü ağırlaştığında kendimize de başkalarına da şu gerçeği hatırlatalım: Bugün yaşadığımız sıkıntı, hayatımızın tamamı değildir.
Dur biraz, acele etme, dinle beni;
Geçer sandığından daha ağırdır bazen bu sızı.
İçinde fırtınalar kopuyor, biliyorum,
Bazen dünya dar gelir insana,
Bazen bir çıkış yolu arar durur insan.
Ama unutma, her karanlık aynı kalmaz,
Her gecenin ardından yeni bir sabah doğar.
Bugün göremediğin yollar, yarın açılabilir,
Bugün dinmeyen acılar, zamanla hafifleyebilir.
Bir can emanet, yalnız sana ait değil;
Seni seven gözler, sana uzanan eller var.
Düşersen yardım iste, susma, içine kapanma,
Bir kapı kapanırsa başka bir kapıyı çal.
Hayat bazen yorabilir, umut bazen azalabilir,
Ama insanın değeri yaşadığı sıkıntıyla ölçülmez.
Yardım istemek zayıflık değil, cesarettir.
Yeniden başlamak için hiçbir zaman geç değildir.
İntihar bir çözüm değildir. Hayat, bütün zorluklarına rağmen korunmaya değer bir emanettir.
Allah hepimize sıkıntılar karşısında sabır, doğru kararlar verebilmek için feraset, birbirimizin derdini anlayabilmek için merhamet nasip etsin.
Ve en önemlisi, hayata tutunmakta zorlanan hiçbir insanı yalnız bırakmasın.
Bir insanın son nefesine bakıp bütün hayatına hüküm vermeyin derim. Belki kimseye anlatamadığı acıları, içine attığı gözyaşları ve taşıyamadığı yükleri vardı.
Gidişinin ardında kalanlara düşen, onu yargılamak değil; rahmetle anmak, geride kalanların acısını paylaşmak ve yaşayanların elinden tutmaktır. Bir insanın karanlığına ışık olamıyorsak bile, karanlığını daha da büyütmeyelim.
Allah’ım, hayatın yükü altında ezilen, çaresizlik içinde kalan, kalbinde kimseye anlatamadığı yaralar taşıyan kullarına yardım eyle.
Vefat edenlere rahmetinle muamele eyle, geride kalan ailelerine sabır ve dayanma gücü ver. Kalbi kırık olanlara huzur, umudunu kaybedenlere umut, yalnız hissedenlere güzel insanlar nasip eyle.
Kimsenin acısını içinde tek başına büyütmesine izin verme. Bizi birbirimizin yarasına merhem, karanlığına ışık eyle. Âmin.
Bir insanın yaşadığı acıyı küçümsemeyin; herkesin taşıdığı yük farklıdır.
Güçlü ol, geçer demek yerine bazen sadece dinleyin ve yanında olduğunuzu hissettirin.
Ruhsal acıyı ayıplamayın. Yardım istemek zayıflık değil, cesarettir.
Birinin içine kapandığını, umudunu yitirdiğini fark ederseniz ona ulaşın, hâlini sorun ve gerekirse profesyonel destek almasına yardımcı olun.
Vefat edenler hakkında kesin hükümler vermek yerine duayı ve merhameti tercih edin.
Unutmayalım: Bir insanın hayatına dokunmak için bazen büyük sözlere gerek yoktur. İçten bir “Nasılsın, seni dinlemeye hazırım” cümlesi bile çok kıymetli olabilir.
Allah, acı çeken bütün kalplere ferahlık, kayıp yaşayanlara sabır ve umudunu yitirenlere yeniden yaşama sevinci nasip etsin. Âmin.
HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
TC.KÜL.VE TURİZM BAK.HALK ŞAİRİ
İNTİHARLAR: ALLAH’IN VERDİĞİ CANI ANCAK ALLAH ALIR !
Hidayet DOĞAN
Yorumlar