Günümüzdeki Müslümanlar, din kardeşlerini öz kardeşleri gibi sevmemektedir. Bunun altında çıkar, menfaat, para hırsı, siyasi anlaşmazlıklar ve dünya sevgisi yatmaktadır.
Beş yılda bir yapılan seçimlerde kullanılan tek bir oy bile Müslümanları bölüp parçalamaya yetmektedir. Hâlbuki bir yerde İslam kardeşliği varsa orada huzur, emniyet, selamet ve barış ortamı vardır.
Zira İslam dini, fertler arasındaki birtakım farklılıkları ortadan kaldırarak toplumun tek bir vücut gibi birlik ve beraberlik içerisinde olmasını ister.
İslam’da ırkçılığa ve soy üstünlüğü iddiasına yer yoktur. Soy sop, ırk, millet, güzellik, beyaz ya da siyah olmak bir üstünlük ölçüsü değildir. İslam’da ırkçılık, asabiyetçilik ve kavmiyetçilik yasaklanmıştır.
Yüce Rabbimiz Hucurât Suresi’nde şöyle buyurur:“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.” (Hucurât, 49/10)
Sahabe Efendilerimizin (radıyallahu teâlâ anhüm ecmaîn) bulunduğu bir Mecliste, oradakilere atalarının ve dedelerinin kim oldukları sorulur. Sıra İran asıllı sahabe Selmân-ı Fârisî Hazretleri’ne gelince şöyle cevap verir:“Ben İslam’a girdikten sonra soy sop aramam. Ben İslam oğlu Selmân’ım.”
Bu güzel cevaptan son derece etkilenen Hz. Ömer (radıyallahu anh) da şöyle der:“Bütün Kureyş bilir ki babam Hattâb, Kureyş’in önde gelenlerinden biriydi. Böyle iken ben, İslam oğlu Selmân’ın kardeşi İslam oğlu Ömer’im.”
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de ırkçılık konusunda şöyle buyurmuştur:“Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir; ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir.”
Yüce İslam dini, insanları etnik kökenlerine, coğrafi konumlarına veya ekonomik durumlarına göre değil; takvalarına, ilimlerine ve amellerine göre değerlendirir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şerifinde şu anlamda buyurmuştur:“Arabın Aceme, beyazın siyaha üstünlüğü yoktur.”
İslam dini, insanların ırkına, rengine, yaşadığı coğrafyaya ve konuştuğu dile bakmaksızın bütün Müslümanları kardeş ilan etmiştir. Bütün Müslümanların kanı, canı, malı, ırzı ve namusu diğer Müslümanlar için eşit derecede dokunulmazdır.
Çocuk yaşlarda ilmihal okuyan çocuklarımıza şu soruları sorarız:
“Dinin nedir?”
“İslam dinidir.”
“Kitabın nedir?”
“Kur’an-ı Kerim’dir.”
“Kimin milletindensin?”
“İbrahim’in (a.s.) milletindenim.”
Bu sorular, inanç esaslarımızı ve İslam’a aidiyetimizi anlatmak için öğretilir. Kabirde sorulacağı bilinen sorular da dinî kaynaklarımızda ayrıca ele alınır.
Peki, Türk, Kürt, Çerkes, Laz, Alman veya İngiliz olmak ne anlama geliyor? Bunlar insanın etnik kökenini, soyunu ve mensup olduğu topluluğu ifade eder.
Nuh Tufanı’ndan sonra insanlığın yeniden çoğalmasıyla ilgili olarak geleneksel anlatımlarda Hz. Nuh’un üç oğlu Sâm, Hâm ve Yâfes’in isimleri zikredilir.
Sam'ın Asya'lıların,Ham'ın Afrika'lıların,Yafes'inde Biz Türklerin artası olduğu dini mev'ıaza kitaplarında rivayet edilir.
“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar.” anlamındaki Hadis-i Şerif de insanın yaratılıştaki fıtratına dikkat çeker.
İslam’da ırkçılık yoktur; ancak vatan sevgisi vardır. Halk arasında “Hubbü’l-vatan mine’l-îmân” yani “Vatan sevgisi imandandır.” sözü meşhurdur.
Bu söz hadis olarak kesin biçimde kabul edilmese de vatan sevgisi, insanın doğup büyüdüğü topraklara ve yaşadığı topluma duyduğu bağlılığın bir ifadesidir.
Benim soyumdan gelen bir kişi Türk olsa bile İslam düşmanıysa, sırf aynı soydan geldiğimiz için onu din kardeşimden daha üstün tutamam. Başka bir ırka ve soya mensup olan din kardeşim ise inanç bağımız bakımından bana daha yakındır.
Ölçümüz din kardeşliğidir. Irk, soy ve nesep ise insanın kökenini ifade eder. Eshâb-ı kirâmın hayatında bunun pek çok örneğini görüyoruz.
Bilâl-i Habeşî, Habeşistan kökenli bir sahabeydi. Selmân-ı Fârisî ise İranlı bir Müslümandı. Farklı kökenlerden gelmelerine rağmen İslam kardeşliği onları aynı safta buluşturmuştu.
Türk olmayan bir insana zorla “Türk’üm.” dedirtilebilir mi? Dedirtilebilse ne olur, dedirtilemese ne olur? İnsanların etnik kimliklerini zorla değiştirmeye çalışmak yerine birbirlerine saygı duymalarını sağlamak daha doğru değil midir?
İslam, bizi on dört asırdır bir arada tutan en güçlü bağlardan ve en sağlam mayalardan biri olmuştur.
Allah’ın takdiriyle Türkiye denilen bu Anadolu topraklarında dünyaya gelmişiz. Oysa Çin’de, Gana’da veya Zambiya’da da dünyaya gelebilirdik.
Dünyaya geldiğimiz coğrafya bizim tercihimiz değildir. Atalarımız Coğrafya bir kaderdir diye boşuna söylememişlerdir.Öyleyse insan, kendi doğduğu yeri başkalarının doğduğu yerden üstün görerek nasıl böbürlenebilir?
İslam dinini bir ırmağa benzetecek olursak bütün ırklar ve etnik topluluklar, bu ırmağa katılan kollar, çaylar ve dereler gibidir. Hiçbir çay veya dere, Kızılırmak’ın yanına varıp da “Bu ırmakta benim de payım, benim de katkım var.” diyerek diğerlerinden üstün olduğunu iddia edebilir mi?
Müslümanlar da vatanlarını sever, kendi etnik kimlikleriyle anılabilirler. Ancak hiç kimse, “Ben Türk’üm, bu yüzden Kürt’ten üstünüm.” diyemez. Aynı şekilde hiçbir etnik kimlik, başka bir kimliğe karşı üstünlük gerekçesi yapılamaz.
İslam’ın temel ilkelerinden biri, insanları soyları üzerinden üstünlük yarışına sokmamaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Veda Hutbesi’nde de insanların soy ve renk üzerinden birbirlerine üstünlük taslamaması gerektiğini vurgulamıştır.
Bizler, farklı etnik kökenlere sahip olsak da İslam kardeşliği etrafında bir araya geliyoruz. Hiç kimse bizi etnik ayrımcılık yaparak bölmemelidir. Bizim görevimiz de farklılıklarımızı bir ayrılık sebebi değil, birbirimizi tanıma vesilesi olarak görmektir.
Bir dağın ortasında, insanlardan uzak, yalnız bir mağarada yaşasaydık bile çevremizdeki afakî ve enfüsî delillere bakarak Allah’ın varlığını bilmekle sorumlu olmaz mıydık?
Elbette insanın sorumluluğu, aklına, kavrayışına ve kendisine ulaşan imkânlara göre değerlendirilir. Allah’ın varlığını bilmek ve O’na iman etmek, akaid konularının temel meselelerindendir.
Bütün bu konular akaid ilmiyle de ilgilidir. Bu sebeple dinî meseleleri gelişi güzel tartışmak yerine güvenilir akaid kitaplarından öğrenmek ve ehil âlimlere danışmak gerekir.
Hepimiz Hz. Âdem’in (a.s.) ve Hz. Havva’nın evlatlarıyız. Farklı ırklara, dillere ve coğrafyalara mensup olsak da insanlık bakımından aynı kökten geliyoruz. Müslümanlar olarak bizi birbirimize bağlayan en güçlü bağlardan biri de iman ve din kardeşliğidir.
Irkımızı inkâr etmek zorunda değiliz; ancak ırkımızı başkalarına üstünlük sebebi de yapamayız. Vatanımızı sevebiliriz; fakat bu sevgiyi başka milletleri küçümsemenin aracı hâline getiremeyiz.
Üstünlük soyda, renkte veya etnik kökende değil; takvada, güzel ahlakta ve salih ameldedir.
Allah bizleri ırkçılıktan, ayrımcılıktan, kibirden ve kardeşliği bozan her türlü davranıştan muhafaza eylesin. Kalplerimizi birleştirsin, aramıza muhabbet, adalet ve merhamet koysun.
Hepimiz bir babanın evlatlarıyız,
Toprak aynı, su aynı, can aynı bizde.
Ne üstünlük kalır ne de ayrılık,
Âdem’den gelmişiz, bir sır var bizde.
Kimi beyaz, kimi esmer, kimi sarı,
Ama kalp dediğin birdir Yaradanı.
Bir damla gözyaşı hep aynı akar,
Acı da sevinç de insanın bağı.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, ırkçılığı ve kavmiyetçilik anlayışını cahiliye döneminden kalma yanlış bir dava olarak nitelendirmiştir. Bu konuda bizlere ışık tutan pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:“Kim bâtıl bir dava uğruna mücadele eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçilik uğruna öfkelenip mücadele ederse, cahiliye ölümü üzere ölür.”(İbn Mâce, Fiten, 7)
Bir başka rivayette ise ümmetin karşılaşacağı tehlikeler arasında kavmiyetçilik anlayışı da zikredilmektedir.
Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:“Asabiyet davasına çağıran, onu yaymaya çalışan ve bu uğurda mücadele eden bizden değildir.”
(Ebû Dâvûd, Edeb, 121)
Bu hadisler, insanları soylarına ve kavimlerine göre üstün veya aşağı görmenin İslam’ın kardeşlik anlayışıyla bağdaşmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Veda Hutbesi’nde insanlığa çok önemli bir mesaj vermiştir:''Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap üzerine; beyazın siyah üzerine, siyahın da beyaz üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.''
Bu mesaj, insanlığın ortak kökene sahip olduğunu ve gerçek üstünlüğün ırkta, renkte, dilde veya soyda değil; Allah’a karşı sorumluluk bilincinde ve güzel ahlakta aranması gerektiğini hatırlatmaktadır.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormamız gerekmez mi?
Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde farklı kökenlerden insanlar aynı Medeniyet çatısı altında yaşayabilirken, Çanakkale’de aynı siperlerde Vatan savunması için omuz omuza mücadele eden insanlar, bugün neden birbirlerine karşı bu kadar mesafeli ve zaman zaman düşmanca bir tutum içine girebiliyorlar?
Bizi birbirimize bu kadar düşüren, kardeşi kardeşe yabancılaştıran sebepler nelerdir? Farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görmek yerine neden ayrılıkların ve düşmanlıkların gerekçesi hâline getiriyoruz?
Elbette tarihî meseleler, siyasi tercihler ve toplumsal sorunlar yok sayılamaz. Ancak bunların hiçbiri, insanları yalnızca etnik kimlikleri üzerinden yargılamayı ve birbirlerine düşman hâle getirmeyi haklı gösteremez.
Türkiye: Farklılıklarımızla Birlikte Yaşadığımız Ortak Vatanımızdır.
Türkiye, farklı etnik kökenlerden, kültürlerden ve geleneklerden gelen insanların ortak vatanıdır.
Bu topraklarda yaşayan insanları bir arada tutan değerler; ortak tarihimiz, Vatan sevgimiz, karşılıklı saygımız ve inancımızın bize öğrettiği kardeşlik anlayışıdır.
Azerbaycan’da yaşayan Azerbaycanlı kardeşlerimiz, Özbekistan’da yaşayan Özbek kardeşlerimiz ve dünyanın farklı bölgelerindeki diğer milletler, kendi tarihleri, kültürleri ve ülkeleriyle varlıklarını sürdürmektedirler.
Coğrafi sınırlar ve ülke isimleri farklı olsa da insanlar arasında dostluk, dayanışma ve kardeşlik bağları kurulabilir.
Bizim de Türkiye çatısı altında farklı etnik kimliklerimizi koruyarak, birbirimizin değerlerine saygı göstererek ve ortak geleceğimizi birlikte inşa ederek yaşamamız mümkündür.
Bir insanın Kürt, Türk, Arap, Çerkes, Laz veya başka bir etnik kökenden gelmesi, onun değerini belirlemez. Hiç kimse sırf doğduğu aile, mensup olduğu kavim veya taşıdığı kimlik sebebiyle diğerinden üstün ya da aşağı değildir.
İnsanları birbirinden ayırmak yerine, farklılıklarımızla birlikte yaşamanın yollarını aramalıyız.
Hac’da bir araya geliyoruz da kendi Ülkemizde neden ayrışıyoruz?
Dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanlar, hac ibadetinde aynı kıbleye yöneliyor, aynı Allah’a kulluk ediyor ve aynı kutsal mekânlarda bir araya geliyorlar.
Dilleri, renkleri, kültürleri ve ülkeleri farklı olsa da onları bir araya getiren ortak bir inanç ve kardeşlik bağı bulunuyor.
Madem hacda bu birlikteliği yaşayabiliyoruz, neden kendi şehirlerimizde, mahallelerimizde ve ülkemizde aynı kardeşlik ruhunu yaşatmakta zorlanıyoruz?
Dağlar ayrım yapmaz, rüzgâr bilmez sınır,
Güneş herkese eşit doğar bir bir.
İnsan insana neden yabancı olur,
Kardeşlik varken bu kin niye gelir?
Toprakta eşitiz, kefende aynı,
Mal da makam da geçici dünya oyunu.
Bir selam yetmez mi barışa köprü,
Kırma gönülleri, insan ol İnsanoğlu
İslam anlayışında, Peygamber Efendimiz’in davetini kabul ederek iman edenler için Ümmet-i İcabet kavramı kullanılır. İslam’ın davetinin henüz kendilerine ulaşmadığı veya bu davete icabet etmemiş insanlar ise genel anlamda Ümmet-i Davet çerçevesinde değerlendirilir.
Müslümanların görevi, insanları dışlamak veya onlara düşmanlık beslemek değil; İslam’ı hikmetle, güzel sözle, güzel ahlakla ve yaşayışlarıyla anlatmaktır. Hidayet ise Allah’ın takdirindedir.
Bize düşen, insanlara karşı adaletli, merhametli ve güzel ahlaklı olmak; farklılıkları düşmanlık sebebine dönüştürmemektir.
İslam’da ırk üstünlüğü anlayışına yer yoktur. Bir milletin veya kavmin kendisini diğerlerinden mutlak biçimde üstün görmesi, başka insanları kökenleri sebebiyle küçümsemesi ve bu düşünceyi bir düşmanlık ideolojisine dönüştürmesi, İslam’ın adalet ve kardeşlik ilkeleriyle çelişir.
Irkçılık düşüncesi, insanları ortak değerler etrafında buluşturmak yerine birbirine karşı kışkırtır. Tarih, bu anlayışın nasıl büyük acılara, zulümlere ve insanlık suçlarına yol açabildiğinin örnekleriyle doludur.
Nazi Almanya'sı ve İtalyan faşizmi, ırkçı ve aşırı milliyetçi ideolojilerin insanlığı hangi felaketlere sürükleyebileceğini gösteren tarihî örneklerdir.
Bu benzetmeyi yaparken amacımız, farklı siyasi görüşlere sahip herkesi aynı kefeye koymak değil; ırk üstünlüğü düşüncesinin doğurabileceği tehlikelere dikkat çekmektir.
Vatanını sevmek, milletinin kültürünü yaşatmak ve tarihine sahip çıkmak başka şeydir; kendi soyunu başkalarından üstün görmek ve diğer insanları aşağılamak başka şeydir.
Millî kimliğe bağlılık ile ırkçılığı birbirine karıştırmamalıyız.
İslam, insanın kendi kavmini tanımasını, kültürünü yaşatmasını veya milletini sevmesini yasaklayan bir anlayış değildir.
Yasaklanan ve reddedilen şey; soyunu üstünlük gerekçesi yapmak, haksızlıkta kendi kavmini savunmak ve başkalarına karşı düşmanlığı körüklemektir.
Bize düşen, bizi birbirimizden ayıran sebepleri büyütmek değil, bizi bir arada tutan değerleri güçlendirmektir.
Türk'üyle, Kürt'üyle, Arap'ıyla, Çerkes'iyle, Laz'ıyla ve diğer bütün etnik kimlikleriyle bu ülkenin insanları birbirlerine saygı göstermeli; adalet, merhamet ve kardeşlik temelinde ortak bir gelecek kurmalıdır.
Hiç kimse etnik kimliğinden dolayı suçlanmamalı, hiç kimse sırf soyundan dolayı üstün kabul edilmemelidir.
Unutmayalım ki hepimiz insanız. İnancımızın bize yüklediği sorumluluk, insanlara karşı adil davranmak, haksızlığa karşı durmak ve kardeşlik hukukunu korumaktır.
Bütün bu düşüncelerimi, dün akşam bir tv.ekranında açıkoturumda bir konuşmacıyı dinlerken yeniden gözden geçirdim ve bu satırları kaleme alma ihtiyacı hissettim.
Dileğim odur ki aramızdaki ayrılıklar azalır, karşılıklı anlayışımız artar ve kardeşliğimiz yeniden güçlenir. Kimliğimiz ne olursa olsun, birbirimizi ötekileştirmeden, ortak vatanımızda huzur ve güven içinde yaşayabiliriz.
Çünkü İslam’da üstünlük soyda değil, takvadadır. İnsanları birbirinden ayıran değil, birleştiren bir anlayışa ihtiyacımız var.
Allah, aramıza kin ve düşmanlık sokmak isteyen anlayışlardan bizleri korusun. Gönüllerimizi sevgiyle, merhametle, adaletle ve kardeşlik duygusuyla birleştirsin.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi bütün Müslüman kardeşlerimin üzerine olsun.
Esen kalınız…
HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
TC.KÜL.VE TURİZM BAK.HALK ŞAİRİ