
Geçen gün bu gazetede Köylüm Ahmet Ulusoy Sairimizin değindiği Cenazede yemek verme konusunda ben de bir şeyler yazmak istedim.Umarim faydalı olur.
İnsan öldüğünde geride kalan yalnızca bir beden değildir; yarım kalmış hatıralar, yetimlerin gözyaşları, eşinin hüznü ve evlatlarının dinmeyen hasreti de kalır.
Peki biz, ölümün kapımızı çaldığı o en ağır günlerde ne yapıyoruz? Acıyı paylaşmak yerine cenaze sahiplerine yeni yükler mi yüklüyoruz?
Ölüm, insanın dünyadaki yolculuğunun sona erdiğini hatırlatan en büyük hakikattir. Makam, mevki, servet, şöhret ve dünya telaşı bir gün geride kalacak; insan, Rabbine yaptıklarıyla ve taşıdığı sorumluluklarla dönecektir.
Böyle bir hakikat karşısında cenazelerimizin gösterişe, ikram yarışına ve mahalle baskısına dönüşmesi üzerinde düşünmemiz gerekir.
Ne yazık ki bazı yörelerimizde bir insan vefat ettiğinde cenaze evinde çadırlar kuruluyor, pideler dağıtılıyor, yemekler hazırlanıyor; ardından yedisi, kırkı ve elli ikisi için yeni hazırlıklara girişiliyor.
Bazı aileler bütün bunları gönülden yaptığını düşünse de bazıları el âlem ne der korkusuyla borca giriyor, hatta ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor.
Acısı henüz taze olan bir aile, bir taraftan yakınını toprağa vermenin hüznünü yaşarken diğer taraftan misafir ağırlama telaşına düşüyor.
Birileri pidenin kıymasını, birileri helvanın içindeki fıstığı, birileri de ikramın eksikliğini konuşuyor.
Oysa sorulması gereken şudur: Bir cenazede bizim vazifemiz, geride kalanların yükünü hafifletmek midir, yoksa onların omuzlarına yeni yükler bindirmek mi?
*
Dinimiz, ölüm karşısında merhameti, yardımlaşmayı ve kardeşliği öne çıkarır. Cenaze sahibinin acısını paylaşmak, ona destek olmak ve ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olmak güzel bir Müslümanlık vazifesidir.
Nitekim Abdullah bin Cafer radıyallahu anhın rivayet ettiğine göre, Cafer bin Ebî Tâlib'in şehit olduğu haberi gelince Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Cafer’in ailesi için yemek hazırlayın. Çünkü başlarına kendilerini meşgul eden bir iş geldi.”
(Ebû Dâvûd, Cenâiz; Tirmizî, Cenâiz; İbn Mâce, Cenâiz)
Bu nebevî tavsiyenin özü son derece açıktır: Acılı ailenin yükünü hafifletmektir.…
Yani yemek hazırlaması gereken öncelikle cenaze sahibinin kendisi değil, komşuları, akrabaları ve imkânı olan yakınlarıdır.
Cenaze ailesinin yemek yapmakla, gelenlere sofra kurmakla ve herkesi memnun etmekle yükümlüymüş gibi görülmesi, bu merhamet anlayışının tersine çevrilmesidir.
Sahâbî Cerîr bin Abdullah el-Becelî radıyallahu anhın, ölünün ailesinin yanında toplanmayı ve onların yemek hazırlaması için zahmete sokulmasını yas tutmayla ilişkilendiren rivayeti de bu konuda dikkat çekicidir. (İbn Mâce, Cenâiz, 60)
Elbette uzaktan gelen, geceyi geçirmek zorunda kalan veya özel ihtiyaçları bulunan misafirlere imkânlar ölçüsünde yemek verilmesi ayrı bir meseledir.
Burada eleştirilen, ihtiyaç sahibine yardım etmek değil; cenaze ailesini toplumsal beklentiler yüzünden hizmet etmeye mecbur bırakmaktır.
Cenaze evine yemek götürelim; cenaze evinden yemek beklemeyelim. Acılı aileye hizmet ettirmeyelim, ona hizmet edelim.
*
Anadolu kültüründe ölünün yedinci, kırkıncı veya elli ikinci gününde Kur’an okunması, dua edilmesi ve yemek verilmesi gibi uygulamalara rastlanmaktadır. Bu uygulamalar yöreden yöreye değişebilir.
Burada önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekir: Bir toplumda uzun yıllardır uygulanan her gelenek, kendiliğinden dinî bir emir veya sünnet hâline gelmez.
Vefat eden bir Müslüman için dua etmek, onun bağışlanmasını dilemek, sadaka vermek ve hayırlı amellerde bulunmak güzel davranışlardır.
Ancak bunları mutlaka yedinci, kırkıncı veya elli ikinci günde yapmak gerektiğini söylemek için dinî bir delil gerekir. Bu günlere özel bir ibadet zorunluluğu yüklemek doğru değildir.
Bir aile kırkıncı günde yakınlarıyla bir araya gelip Kur’an okuyabilir, dua edebilir ve imkânı varsa hayırda bulunabilir. Burada sakınılması gereken, bu toplantıyı dinin emrettiği bir mecburiyet gibi görmek veya yapmayan aileyi ayıplamaktır.
Bir başka tehlike de insanların ölenin ardından yapılan iyilikleri gösteriş yarışına dönüştürmesidir. Kimi daha kalabalık bir yemek vermeye, kimi daha pahalı ikram hazırlamaya, kimi de daha fazla eşya dağıtmaya çalışır.
Oysa Allah katında asıl değer, yapılan işin gösterişinde değil; samimiyetinde ve takvasındadır.
Ölenin ardından dua etmek için pahalı yemekler hazırlamak gerekmez. Bir yoksulun ihtiyacını karşılamak, bir yetimin yüzünü güldürmek, bir borçlunun yükünü hafifletmek de hayır kapısıdır.
Hayır, gösterişle büyümez; ihlâsla değer kazanır.
Bir düşünelim…Yıllarca çalışmış, çoluğunun çocuğunun rızkını kazanmış bir baba vefat ediyor.
Arkasında eşini, evlatlarını ve belki de ödenmesi gereken borçlarını bırakıyor. Aile daha cenaze acısını yaşayamadan çevresinden şu sözleri işitiyor:
Çadır kurmadılar!
Pide dağıtmadılar!
Kırkında yemek vermediler!
Millet geldi, bir ikram bile göremedi!
Bunları söyleyenler, acaba o ailenin ekonomik durumunu biliyor mu? Cenaze sahibinin borcu olup olmadığını, evde yetimlerin bulunup bulunmadığını, eşinin geçim sıkıntısı çekip çekmediğini düşünüyor mu?
Belki de o aile, sırf bu sözler söylenmesin diye bankadan borç alıyor. Belki faizli bir krediye yöneliyor. Belki de çocuklarının ihtiyacından kesip sofralar kuruyor.
Bir insanın cenazesi üzerinden geride kalanlara böyle bir yük yüklemek, merhamet anlayışımızla bağdaşır mı?
Müslümanlık, insanları el âlemin sözlerine göre yaşatmak değil; Allah'ın rızasını gözeterek birbirine destek olmaktır.
Bir aile yemek verebilecek durumdaysa, bunu gönüllü olarak yapabilir. Ancak bunu bir mecburiyete, itibar ölçüsüne veya mahalle baskısına dönüştürmemeliyiz.
Hele ki borçlanarak, faizli kredi çekerek, yetimin ve ailenin hakkını zedeleyerek yapılan harcamaların dinî bir vazife olduğunu asla söylememeliyiz.
Ölüm, yalnızca mezarlıkta hatırlanacak bir hakikat değildir. İnsan her gün kendi ömründen bir gün eksildiğini bilerek yaşamalıdır.
Bugün başkasının cenazesine gidiyoruz; yarın bizim cenazemize gelecekler. Bugün başkasının evinde taziyede bulunuyoruz; yarın bizim evimizin kapısı çalınacak.
O gün arkamızdan kaç pide dağıtıldığı, kaç kişinin yemek yediği, helvanın içine fıstık konulup konulmadığı mı konuşulsun? Yoksa “İyi bir insandı, kimsenin hakkını yemezdi, ihtiyaç sahiplerine yardım ederdi, arkasından dua edelim.” mi densin?
Asıl bırakacağımız miras, gösterişli sofralar değil; güzel ahlâk, helal kazanç, kul hakkından sakınmak ve hayırlı hatıralardır.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185)
Bu ayet, insanın dünya hayatındaki konumundan bağımsız olarak hepimizin aynı hakikatle karşılaşacağını hatırlatır.
Öyleyse ölüm karşısında kibirlenmek değil tevazu göstermek, gösteriş yapmak değil ibret almak, acılı aileyi yormak değil ona yardım etmek gerekir.
Gelin, cenazelerimizi bir ikram yarışına çevirmeyelim. Yedisi, kırkı ve elli ikisi gibi günleri insanları borç altına sokan mecburiyetler hâline getirmeyelim.
Devir ve ıskat konusunda yoktur bu Dinimizde diye hemence kulaktan dolma bilgilerle hüküm vermeyelim. Dinî meseleleri ehil kişilerden öğrenelim, kul hakkını gözetelim.
Cenaze evine yemek götürelim, ihtiyaç sahibine el uzatalım, yetimi koruyalım, borçlunun derdine ortak olalım. Ölenin ardından dua edelim; geride kalanların da hayatını zorlaştırmayalım.
Unutmayalım: Ölünün ardından yapılan en güzel iyiliklerden biri, onun geride bıraktığı insanlara merhamet etmektir.
Allah hepimize ölümü ibretle hatırlamayı, hayatı hakkıyla yaşamayı ve son nefesimizi imanla vermeyi nasip etsin.
BİR GÜN BİZ DE GİDECEĞİZ
Bir gün biz de bu dünyadan göçeriz,
Sessizce toprağa doğru geçeriz,
Malı mülkü geride hep bırakırız,
Amellerle Rabbimize gideriz.
Cenazede gösterişe ne hacet,
Gönüllere merhamettir asalet,
Bir lokmayla giderilsin ihtiyaç,
Darda kalmış gönüllere ver imdat.
Yedi kırkı borç yüküne çevirmeyin,
Din adına yanlış sözler söylemeyin,
Her gelene sofra kurmak şart değil,
Gönül kırmak Müslümana kâr değil.
Devir ile her borç düşmez bilin ki,
Hakkı ödemek gerekir ilkin ki,
Kul hakkıyla huzur olmaz insana,
Doğru yolu gösterelim cihana.
Ölen için dua eyle, hayır yap,
Yoksulun elinden tut, gönlünü kap,
Gösterişin ardı boştur, aldanma,
Dünya fani, bu gerçeği unutma.
Cenaze evine yemek götürelim,
Acı çeken gönülleri görelim,
Bir tas çorba nice derde devadır,
Merhametli olmak büyük sevaptır.
Kırma sakın yetimlerin kalbini,
Gözet daima mazlumların hakkını,
Ne mal kalır ne de şöhret insanda,
Güzel ahlâk yaşar bütün cihanda.
Yâ Rabbi, son nefeste iman ver sen,
Kabirlerde rahmetinle sar bizi sen,
Hüdayi der, dünya fani, yol uzun,
Bizi affet, son durağımız huzur.
Yâ Rabbi! Bizleri ölümün hakikatini unutanlardan değil, ölümü hatırlayarak hayatını güzelleştirenlerden eyle.
Allah'ım! Vefat eden bütün Müslüman kardeşlerimize rahmet eyle. Kabirlerini nur, makamlarını cennet eyle.
Kusurlarını affeyle, günahlarını bağışla. Geride bıraktıkları ailelerine sabr-ı cemil, gönüllerine ferahlık ihsan eyle.
Yâ Rabbi! Bizleri dinimizi doğru öğrenen, sünnet-i seniyyeye muhabbet eden, hurafelerden ve yanlış inanışlardan sakınan kullarından eyle.
Bilmeden yanlış yapanlarımıza doğruyu öğret; bildiği hâlde yanlıştan vazgeçmeyenlerimize hidayet nasip eyle.
Allah'ım! Cenaze sahiplerini borç altında bırakan, yetimin hakkını zedeleyen, insanları gösterişe sürükleyen davranışlardan bizleri muhafaza eyle.
Acılı ailelere yardım etmeyi, onların yükünü hafifletmeyi ve gönüllerini almayı bizlere nasip eyle.
Yâ Rabbi! Kul hakkıyla huzuruna gelmekten bizleri koru. Ömrümüzü hayırla, sonumuzu imanla tamamla.
Son nefesimizde kelime-i şehadeti söylemeyi, kabirde rahmetine kavuşmayı ve mahşer günü Habîbinin şefaatine nail olmayı nasip eyle.
Âmin, bi-hürmeti Seyyidi'l-mürselîn. Âmin.
HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
TC.KUL.VE TURİZM BAK.HALK SAİRİ