Hiçbir suçlu, kendi öz mahkemesinde, yani vicdanında beraat edemez. Juvenal

İnsan, bazen bir ömür boyu kurduğu dostluğu bir tek sözle yıkabilir. Yıllarca sakladığı bir sırrı, bir anlık gafletle başkasına anlatabilir.

Güvenerek açtığı gönül kapısının, gün gelir dedikoduya açılan bir kapıya dönüştüğünü görebilir. İşte o zaman insan, söylediği sözün pişmanlığını ömür boyu yüreğinde taşır.

Atalarımız boşuna dememişler:“Açma sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır; o da söyler dostuna!”

Ne kadar hikmetli bir söz! İnsan, dostuna güvenir; dostu da kendi dostuna güvenir. Derken iki kişinin arasında kalması gereken bir söz, bir bakarsınız mahalleye, iş yerine, oradan da bütün bir çevreye yayılmıştır. Başlangıçta bir kişinin bildiği sır, sonunda herkesin diline düşer.

Oysa sır, emanet demektir. Emanete ihanet ise yalnızca bir sözün başkasına aktarılması değildir; bazen bir yuvanın huzurunu, bazen iki kardeşin muhabbetini, bazen de yılların dostluğunu yıkmaktır.

İki insan bir araya geldiğinde elbette konuşur. Yolculukta, ziyarette, iş yerinde yahut bir dost meclisinde nice meseleler paylaşılır. Fakat her konuşulan, herkesin bilmesi gereken bir mesele değildir. İnsan bazen derdini anlatır, bazen bir sıkıntısını paylaşır, bazen de çözüm bulabilmek için güvendiği birine danışır.

Burada asıl mesele, anlatılanı nasıl muhafaza edeceğini bilmektir.

Sır tutmak, yalnızca susmak değildir; güvenilir insan olmanın bir gereğidir. Bir başkasının mahremiyetini korumak, onun yokluğunda da hukukuna riayet etmektir.

Ne yazık ki bazı insanlar duyduklarını içinde tutamaz. Birinden işittiklerini diğerine, diğerinden öğrendiklerini bir başkasına aktarırlar. Üstelik bazen sözün başına “Benden duymuş olma!”, “Aramızda kalsın!” veya “Kimseye söyleme!” gibi ifadeler eklerler.

Oysa bu cümleler, çoğu zaman sırrın yayılmasını engellemez; bilakis dedikodunun başlangıcına dönüşür.

Bir insanın arkasından konuşmak, sözünü çarpıtmak, iki kişinin arasına fitne sokmak ve sonra meydana gelen kırgınlığı seyretmek, ne dostluğa ne de insanlığa yakışır.

İnsanları birbirine düşürüp kenara çekilmek, maharet değil; gönül yıkmaktır.

Hele bir de başkasının mahremiyetini kendi eğlencesine dönüştürenler vardır ki onların unuttuğu bir hakikat bulunur: Bugün başkasının sırrını ortaya saçan, yarın kendi sırrının da ortaya dökülebileceğini hesaba katmalıdır.

*

Bendeniz de bu konuda hayatın acı tecrübelerini yaşamış bir insanım.

Bir yakınım, bir iş yerinde uzun yıllar çalışıyordu. Onunla aynı yerde çalışan bir kişiyle, tesadüfen mi yoksa bir tevafuk sonucu mu diyelim, şehirlerarası günübirlik bir yolculuğa çıktık.

Yolculuk sırasında hatırladığım kadarıyla yalnızca o kişinin, benim yakınımı tanıyıp tanımadığını sordum. Onun hakkında herhangi bir kötü söz söylemedim. Aramızda, başkasının aleyhine konuşulmuş bir mesele de geçmedi.

Ne var ki aradan birkaç hafta geçtikten sonra yakınım bana dönerek:“Sen filancaya benim hakkımda şöyle şöyle mi söyledin?” diye sordu.

Şaşırdım. Söylemediğim bir sözle karşı karşıyaydım. Kendimi anlatmaya çalıştım; fakat bir kez şüphe düşmüştü gönüllere. Araya giren sözler, yanlış anlamalar ve aktarılan ifadeler, iki insanın arasındaki güveni zedelemişti.

İşte o zaman bir kez daha anladım ki insanlar arasındaki bazı yaralar, bıçakla değil, dille açılır.

Yıllarca kurulmuş bir dostluğun arasına giren bir söz, bazen hiçbir özrün silemeyeceği izler bırakır.

Benim de hayatımda, sır tutamadığım veya sözün nereye varacağını düşünmeden konuştuğum zamanların pişmanlığını yaşadığım olmuştur. İş yerinde mesai arkadaşlarımla aramızda kalması gereken bir sözün yayılması, çok sevdiğim bir kardeşimle aramızın açılmasına sebep oldu.

Söylediğim sözün büyük bir anlamı olmasa bile dostumun buna üzülmesini anlayabiliyordum. Çünkü mesele yalnızca sözün kendisi değildi; aramızdaki güvenin korunamamasıydı.

Bu yaşadıklarım bana ders oldu. İnsan, kendi hatasından da nasibini almalı; aynı yanlışı tekrar etmemek için kendisini hesaba çekmelidir.

Elhamdülillah, zamanla başkalarının özelini üçüncü kişilerle paylaşmamanın, konuşurken ölçülü davranmanın ve duyduğum her sözü başkasına taşımamanın ne kadar önemli olduğunu daha iyi kavradım.

Çünkü insan, bazen başkasının kusurunu anlatırken kendi kusurunu büyütür; başkasının sırrını açarken kendi karakterini ele verir.

Yüce Rabbimiz, Hucurât suresinin 12. ayetinde zandan sakınmayı, insanların kusurlarını araştırmamayı ve gıybet etmemeyi emreder.

Bu ilahî ikaz, insanın yalnızca diline değil, kalbine ve niyetine de dikkat etmesi gerektiğini gösterir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:“Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4-5; Müslim, Îmân, 64)

Ne kadar derin bir ölçü! Bir insanın gerçek Müslüman ahlâkı, yalnızca ibadetleriyle değil, diğer insanlara güven verip vermemesiyle de ilgilidir.

Bir kimse bizim yanımızda konuşurken, sözlerinin yarın başkalarının ağzında dolaşmayacağından emin olmalıdır. Bizimle paylaştığı bir derdin, kendisine karşı bir silaha dönüşmeyeceğini bilmelidir.

Elbette insan, bir haksızlıkla karşılaştığında yardım istemek, hakkını aramak veya bir meseleyi çözmek için güvenilir kişilere danışmak zorunda kalabilir. Böyle durumlarda ihtiyaç kadarını, doğru kişiye ve doğru maksatla anlatmak gerekir. Sır saklamak, zulmü örtmek veya hak aramaktan vazgeçmek demek değildir.

Ancak sırf dedikodu yapmak, insanları birbirine düşürmek yahut başkasının mahremiyetini ortaya dökmek, hiçbir şekilde iyiliğe hizmet etmez.

Evde konuşulan her mesele, dışarıda anlatılacak bir hikâye değildir. Eşlerin birbirine duyduğu güven, ailenin huzurunu ayakta tutan temel direklerden biridir. Aile içinde yaşanan mahrem meseleleri, gereksiz yere başkalarına anlatmak, eşler arasındaki güveni zedeleyebilir.

Aynı durum iş yerinde, arkadaş çevresinde ve akrabalık ilişkilerinde de geçerlidir.

Bir insanın size güvenerek anlattığı sıkıntıyı, onun yokluğunda başkalarına aktarmak, o güveni boşa çıkarmaktır. Hele anlatılanları süsleyerek, eksilterek veya değiştirerek yaymak, yanlış anlamaları daha da büyütür.

Atalarımız bu konuda ne güzel söylemişler:

“Söz gümüşse sükût altındır.”

Bir başka hikmetli söz de şöyledir:

“İnsan, söylemediği sözün hâkimi; söylediği sözün mahkûmudur.”

Ağızdan çıkan söz geri alınamaz. Özür dilenebilir, gönül alınabilir; fakat söylenen sözün açtığı yaranın bütünüyle kapanacağı garanti değildir.

Bu sebeple konuşmadan önce düşünmeli, duyduğumuz her şeyi başkasına yetiştirmemeli, bize emanet edilen sırları korumalıyız.

Bir Söz, Savaşı Bitirir; Bir Söz, Gönül Yıkar

Yunus Emre’miz, asırlar öncesinden bugünlere seslenerek sözün gücünü ne güzel anlatmıştır:

Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı.
Söz ola ağulu aşı,
Bal ile yağ ede bir söz.

Bir söz, öfkeyi dindirebilir; bir söz, düşmanı dost edebilir. Fakat düşünmeden söylenen bir söz de dostu düşmana çevirebilir.

İşte bu yüzden söz söylemek kadar, sözün sorumluluğunu taşımak da önemlidir.

Bir padişahın öfkelendiği ve bir esirin öldürülmesini emrettiği anlatılır. Esir, çaresizlik içinde padişahın arkasından ağır sözler söyler. Padişah, ne dediğini vezirine sorar. Vezir, esirin öfkesini değil, affedilmeye duyduğu ihtiyacı öne çıkararak şu ayeti hatırlatır:

“...Öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir...” (Âl-i İmrân, 134)

Padişah bu sözden etkilenir ve esiri bağışlar.

Bu kıssanın bize verdiği ders açıktır: Sözü, insanları birbirine düşürmek için değil, aralarını bulmak için kullanmalıyız. Bir başkasının öfkesini körüklemek yerine onu yatıştırmalı; yanlış anlaşılmaları büyütmek yerine gidermeye çalışmalıyız.

Fatih Sultan Mehmet Han’a atfedilen, yapacağı işleri sakalının bir kılı bile bilse onu koparacağına dair söz de gizliliğin ve tedbirin önemini anlatmak için sıkça aktarılır. Bu sözün tarihî aktarımı ayrıca araştırılabilir; ancak taşıdığı öğüt açıktır: Her iş, herkesle paylaşılmaz.

Atalarımızın asırlar boyunca süzülüp gelen şu sözleri, bugün de kulağımıza küpe olmalıdır:

Açma sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır
İki kişinin bildiği sır değildir.
Bir ağızdan çıkan, bin ağıza yayılır.
Baş yarılır börk içinde, kol kırılır yen içinde kalır.
Söz gümüşse sükût altındır.

Bu sözlerin hepsi aynı hakikate işaret eder: İnsan, hem kendi mahremiyetini hem de başkasının güvenini korumayı bilmelidir.

Fakat burada ince bir ölçü vardır. Her sırrı herkese anlatmamak gerektiği gibi, insanın derdini hiçbir kimseyle paylaşmaması da doğru değildir. İhtiyaç duyulduğunda güvenilir, ehil ve iyi niyetli insanlardan yardım istemek gerekir.

Önemli olan, sırrı dedikodu malzemesi hâline getirmemek ve anlatılanı amacının dışında kullanmamaktır.

Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerinden biri de Settâr’dır. Allah’ın kullarının kusurlarını örtmesi, bizlere de başkalarının ayıp ve eksikliklerini teşhir etmekten kaçınmamız gerektiğini hatırlatır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir Müslümanın ayıbını örterse Allah da onun ayıbını örter.” (Müslim, Birr ve Sıla, 72)

Bu öğüt, insanın hataları görmezden gelmesi değil; başkasını küçük düşürmekten, mahremiyetini çiğnemekten ve kusurlarını yaymaktan sakınmasıdır.

İnsan, başkasının ayıbını örtmeye çalışırken kendi nefsini de hesaba çekmelidir.

Bütün bu değişimin içinde yalnızca sır saklama geleneği değil, hatır sorma, komşuluk, büyüklere saygı ve gönül alma kültürü de yara aldı. Elbette bugün de güzel ahlâklı, vefalı ve güvenilir insanlar vardır. Ancak eski günlerin bazı güzelliklerini özlememek mümkün mü?

İşte bu duygularla kaleme aldığım “Bilen Kalmadı” şiirimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

BİLEN KALMADI

Eski zamanlarda hâl hatır vardı,
Var mı şimdilerde, varsa nerede?
İnsanlar eskiden hatır sayardı,
Ahbâb-ı yârânı soran kalmadı.

Yaşlı nenem yolu bana verirdi,
Eve gelen gelin saygı bilendi,
O zaman büyükler baş köşedeydi,
Anayı, atayı bilen kalmadı.

Kapısını komşular hiç kapatmazdı,
Gelip hasta olsan hatır sorardı,
Örter ayıbını, hemen kapardı,
Komşu haklarını bilen kalmadı.

Akraba, komşular yardım ederdi,
Âlet edevat ona giderdi,
Ekini tarlada harman ederdi,
“Öldüm!” desen şimdi gelen kalmadı.

Değişti insanlar, bina değişti,
Geldi apartmanlar, dünya değişti,
Dünkü yeni yetme başıma geçti,
Yoksuldan anlayan kimse kalmadı.

Altın ile para şimdi soysuzda,
En güzel urbalar şimdi arsızda,
Malıyla insanlar atıyor hava,
Ahlâk-ı Kur’an’ı bilen kalmadı.

Eski düğünlerde vardı görenek,
Eski insanlarda vardı yetenek,
Şimdiki gençlere örnek gerek,
Ahlâkı, edebi bilen kalmadı.

Eskiler yolcuyu buyur ederdi,
En güzel köşede yaşlı dedemdi,
Dede ile torun her gün gezerdi,
Yaşlının hâlini soran kalmadı.

Hüdayi, değişti zaman, değişti,
Zaman aynı kaldı, insan değişti,
Şeytanlar evlere sinsi yerleşti,
Meleği, şeytanı gören kalmadı.

Son Söz: Dilimizi Koruyalım, Gönülleri Yıkmayalım

Aziz okuyucularım…İnsan bu dünyada malını, mülkünü, makamını ve şöhretini kaybedebilir. Fakat güvenilirliğini kaybettiğinde, yeniden güven kazanması çok daha zor olur.

Dostluk, yalnızca güzel günlerde yan yana durmak değildir. Dostluk, emanet edilen sözü korumak, mahremiyete saygı göstermek, yanlış anlaşılmaları gidermek ve bir insanın yokluğunda da onun hukukunu gözetmektir.

Birinin sırrını biliyorsanız onu yaymayın. Birinin kusurunu gördüyseniz onu teşhir etmeyin. İki kişinin arasının açılmasına sebep olabilecek bir söz duyduysanız, onu taşımadan önce doğruluğunu ve anlatılmasının gerekliliğini düşünün.

Bazen susmak, söylenebilecek en güzel sözdür. Bazen bir özür, yılların kırgınlığını hafifletir. Bazen de bir gönlü korumak için anlatabileceğiniz bir şeyi anlatmamayı seçmeniz gerekir.

Unutmayalım: Her duyduğumuz söz bize ait değildir; her bildiğimiz hakikati her yerde söylemek zorunda da değiliz.

Sır saklayalım, güvenilir olalım, dedikodudan uzak duralım. Dostlarımızın emanetini koruyalım. Dilimizle gönül yıkmak yerine gönül yapalım.

Çünkü insanın gerçek değeri, yalnızca arkasından söylenen güzel sözlerle değil, yokluğunda korunan hakkıyla da ölçülür.

**

Yâ Rabbi! Bizleri sözüne güvenilen, emanete riayet eden, sır saklamayı bilen ve gönül incitmekten sakınan kullarından eyle.

Allah’ım! Dilimizi gıybetten, dedikodudan, iftiradan ve fitneden muhafaza eyle. Kalbimizi kötü niyetlerden, nefsimizi kibirden, gözümüzü başkalarının kusurlarını araştırmaktan koru.

Yâ Settâr! Bizim kusurlarımızı ört, ayıplarımızı bağışla. Bizlere de kullarının kusurlarını örtmeyi, hatalarını affetmeyi ve insanların arasını düzeltmeyi nasip eyle.

Rabbim! Bir sözümüz yüzünden kırılan gönülleri onarmayı, bozulan dostlukları tamir etmeyi ve hakkına girdiğimiz insanlardan helâllik dilemeyi bizlere nasip eyle.

Evlerimize huzur, ailelerimize muhabbet, dostluklarımıza sadakat, dilimize hikmet ve kalbimize merhamet ihsan eyle.

Bizleri insanların arkasından konuşanlardan değil, onların hukukunu koruyanlardan; fitne çıkaranlardan değil, sulha vesile olanlardan; sırları yayanlardan değil, emanetleri muhafaza edenlerden eyle.

Dünyada mahcup, ahirette mahzun eyleme. Son nefesimizi imanla vermeyi, huzuruna tertemiz bir kalple çıkmayı cümlemize nasip eyle.

Âmin, âmin, âmin.
Hürmet ve muhabbetlerimle…

Hidayet Doğan Osmanoğlu (Hüdayi)
TC.Kul.ve Turizm Bak.Halk Şairi