''Kurdun biri dağlarda avlanıyormuş. Bir deve yakalamış, hemen saldırıp onu etkisiz hâle getirmiş.
Deve yalvarmaya başlamış:“Ne olur, benim kara gözlü, eğri boyunlu yavrularım var. Henüz süt çağındalar.
Şimdi beni yersen onlar aç kalır, belki de ölürler. Ne olur, bir saat izin ver de gidip onları emzireyim. Sonra gelir, kendimi sana teslim ederim.”
Kurdun merhamet damarları kabarmış. “Olur, git bakalım!” demiş ve deveyi salıvermiş. Hani, “Kiminin eti, kiminin duası” derler ya, kurt da merhamet göstermiş. Fakat beklemiş, beklemiş; gelen giden yok.
Kurt açmış ama bunu belli etmemeye çalışıyormuş. Son takatini kullanarak ormana girmiş. Bir at görünce hemen ona doğru koşmuş. Ata bir pençe attığı gibi onu yere sermiş.
At yerde yatarken dile gelmiş:“Tamam, beni yiyeceksin, buna diyeceğim yok. Fakat benim de yeni doğmuş taylarım var. Onlar beni bekliyor. İzin ver de gidip onları besleyeyim, hemen geri dönerim.”
Kurt yine dayanamamış, izin vermiş. Akşama kadar beklemiş ama gelen giden olmamış.
Ümitsizce dolaşırken tarlada sahibiyle birlikte çift süren bir katıra rastlamış. Kurdun geldiğini gören sahibi kaçıp gitmiş. Katırla kurt baş başa kalmışlar.
Kurt, “Bu defa tamam!” demiş. Katırın üzerine hamle yaptığı sırada bir de ne duysun! Katırın yavruları içeriden açlıktan sesler çıkarıyormuş.
Kurt yine insafa gelmiş:--Peki, git yavrularını emzir. Ben burada beklerim, zararı yok!” demiş.
Kurt dışarıda beklerken katırın sahibi elinde tüfekle çıkagelmiş. Kurdun peşinden bir el ateş etmiş. Kurt canını zor kurtarmış.
Açlıktan iyice bitkin düşen kurt, bu defa ilk gördüğü ağıldaki koyunlara saldırmayı aklına koymuş. Bir koyunu ağılın dışında kıstırmış.
Koyun da kurda yalvarmış:--Benim içeride yeni doğmuş iki kuzum var. Beni bekliyorlar. Onları emzirmeden beni yersen aç kalırlar.
Sende hiç merhamet yok mu? Benim canımın ne önemi var? Etim, kemiğim senin olsun; doya doya ye beni. Ama ne olur, önce yavrularımı emzirmeme izin ver!
Kurt yine izin vermiş. Oysa ağılın iki kapısı varmış. Uyanık koyun bir kapıdan girip öbür kapıdan çıkarak kaçmış.
Kurt artık iyice acıkmış, soluk alamaz hâle gelmiş. Kırlarda yeşillik bir yere uzanmış, otları yalıyor, bir yandan da kendi kendine söyleniyormuş:--Akılsız kafa! Sen hiç akıllanmayacaksın! Aç kalıp öl de belki bu sana ders olur.
Buldun bir deve, etini yesene geve geve!
Buldun bir at, ye de yanına yat!
Buldun bir katır, etini yeseydin ya hatır hatır!
Buldun bir koyun, hemencecik yesene.
Yoksa bunda da mı var bir oyun?
Sen hiç akıllanmaz mısın?
Hadi, bir kere aldandın; ikinci, üçüncü neydi?”
Kurt, kendi kendine hayıflanıp durmuş. Açlıktan iyice çökmüş, inleye inleye bir süre sonra can vermiş.
Velhasılkelam, aç kurt söylene söylene hayatını kaybetmiş.''
Neden bu hikâyeyi yazdım, merak etmişsinizdir.Emekliliğe ani bir kararla, kalp rahatsızlığım nedeniyle 2013 ocak ayında 26 yıl çalıştıktan sonra biraz erken yaşta ayrılmak zorunda kalmıştım.
Delice Tatlıcak'lı Suat Yurduseven Hocam'la 2013 yılında Ramazanda İstanbul'a doğru giderken yolda arabada anlatmıştı bu hikayeyi bana..
Mevzuu galiba benim erken yaşta emekli olmamdı.Ne lazım Muhterem bulmuşsun yağlı bir Devlet Kapısı ,Devlet seni kovana kadar çalış dur demişti..
Her gün alıştığım gibi okula gider, günün yarısını orada güzelce geçirirdim. Akşam eve yorgun döner, rahatça dinlenir, sabahı getirirdim. Sabah olunca da yeniden okulun yolunu tutardım.
Cumartesi ve pazar günleri için planlar yapardım. Ya pikniğe gider ya da bir dostumu, akrabamı ziyaret ederdim.
Şimdi hafta sonu mu geldi, hafta içinde miyim, bazen fark edemiyorum. Günler eskiden olduğu gibi geçiyor ama bu durumdan memnun olduğumu söyleyemem.
Kahvehaneye alışkın olmayan, oyun oynamayı sevmeyen insanlar için emeklilikte vakit geçirmek gerçekten sıkıntılı olabiliyor.
Mümin insan istiyor ki vakti öldürmek yerine faydalı işlerle değerlendirsin; şu son günlerini kulluk sıfatına layık amellerle süslesin.
Osmanlıcasını geliştirsin, Arapça tahsil etsin, Fıkıh ilmini öğrensin,kendisinde eksik gördüğü bir yönü tamamlasın.
Emeklilik geldi, ağır ağır,
Koşuşturmalar bitti, sakin bir çağdır.
Sabah çayı ayrı bir huzur verir,
Gün yavaş akar, gönül ferahlar.
Her gün çarşıda dolaşmakla da vakit geçiyor. Haftanın belirli günlerinde zaten meşgul olduğumuz işler var.
İnternet başında şiir yazarak, yazılar kaleme alarak da vakit geçirmek mümkün. Özellikle kış günlerinde başka türlü zaman geçmiyor.
Annelerimiz, evde onca yıl usanmadan, bıkmadan nasıl vakit geçirdiler de sonunda bu fani dünyadan dar-ı bekaya göçtüler?
Gayesi olan insanlar mutlaka yapacak bir şey bulur; vakit nimetini güzel bir şekilde değerlendirirler.
Yıllar önce emekli olmuş amcalara baktığımızda günlerin bir çırpıda geçtiğini, insanın yaşlılıkla karşılaştığını ve her geçen gün ölüme bir adım daha yaklaştığını açıkça görüyoruz.
Önemli olan bu yeni duruma alışmak, olanı kabul etmek, hayattan zevk almak ve en önemlisi umudu yitirmeden hayata bağlı kalmaktır.
Cemiyetin içinde, cemaatin bir yerinde bulunmak; Allah'ın emirlerine itaat etmek, cemaatle namazı kaçırmamak ve her günü son günümüzmüş gibi yaşamak gerekir.
Önümüzde hac, umre, memleket gezileri, bağ ve bahçe işleri gibi nice hayaller olmalı. İnsan umudunu yitirmeden yaşamalı.
Devletin işinde çalışmak da bir yere kadar değil midir?
İhtiyacı varsa, emekli olduğunda geçinemeyeceğini düşünüyorsa elbette çalışsın; son nefesine kadar çalışmak isteyen de çalışsın.
Fakat ihtiyaçların sonu gelmez ki! Sırada bekleyen onca genç ne olacak? Memleketin durumu ortadayken bu gençleri de düşünmek gerekmez mi?
Dünyalık hırsıyla, üstelik verimli de olmadan çalışan insanın bunun hesabını nasıl vereceğini merak ediyorum.
Bir yerde kararında bırakmazsan bir gün bırakmak zorunda kalırsın. Üstelik hiç hazırlıklı olmadığın bir anda ölüm gerçeğiyle karşılaşırsın.
İnsanın, “Bugün ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışması” gerektiği söylenir.
Nedense dünyaya çalışıyoruz da öbür tarafın ertelenebileceğini düşünerek ahireti ihmal ediyoruz.
Ne acele var artık ne de telaş,
Saatler dost olmuş, günler yavaş.
Bir kitabın sayfası en güzel yol,
Bir fincan kahveyle kurulur yoldaş.
*
Başta anlattığım hikâye bana pek uygun değil. Emekli olduğunda maaşı yetmeyen, geçim sıkıntısı çeken insanlara daha çok uyuyor.
Benim anlatmak istediğim ise başka bir mesele.
Devlet dairesi; deve, at, katır ve koyun misali mübarek bir nimet gibi görülüyor. Ye Allah'ım ye! Dünya malı ne kadar da tatlı!
Doksan yaşında ihale bağlayanları da gördüm, hasta yatağından iş bağlayanları da...
Ne tatlıymış bu makamlar, bu siyasi partiler!
Boşuna mı millet adayların peşinde koşuyor?
Geçen gün birisi şöyle diyordu:--Bizim aday gelsin, oradan imar geçireceğim, müteahhide vereceğiz, köşeyi döneceğim.
Oysa insan bir düşünse: Döndüğün en son köşe mezardır!
Hiç ölmeyen var mı bu dünyada? Aklı maaş olan da ölüyor, aklı maat olan da...
Ama herkes yerin altında mutlu mu acaba?
Bahçede bir çiçek, bir damla su,
Hatıralar gelir usul usul.
Geçmişle bugünü harman edersin,
Bazen gülersin, bazen susarsın durup.
*
Harun Reşit ile kardeşi Behlül Dâne Hazretleri'nin hikâyesini bilirsiniz.
Behlül, kardeşine bir ders vermek istemiş. Ortaya bir saç koymuş, altını da yakmış; böylece kızgın bir ortam meydana getirmiş.
Ardından kardeşine seslenmiş:--Gel kardeşim, bunun üzerinden geçelim de malımızın hesabını verelim!
Kendisi ateşin üzerinden çıkıp hemen inmiş. Çünkü üzerinde taşıdıklarından başka bir malı yokmuş. “Behlül ve üzerindekiler” demiş, hesabını vermiş ve inmiş.
Harun Reşit ise bakmış, bakmış ama çıkamamış.Öyle ya, cehennem sıratın ötesinde, altında kızgın ateşler... Hesap orada görülecek.
İnsan bütün bunları düşününce bu dünyada rahatına dalıp zevk ü sefaya kapılabilir mi? Elbette dünya nimetlerinden faydalanmak başka, kendini dünyaya esir etmek başkadır.
*
Kahvehaneler dopdolu. Sigara içilen ortamlarda arkadaşlar vakit öldürüyor, oyun oynuyorlar. Oysa bu tür ortamlarda sağlıkları düzelmez; bilakis daha da kötüleşebilir.
Peki, başka türlü vakit geçirebilecekleri yerler yok mu? Elbette olmalı!
Kitap okunacak salonlar, sohbet mahalleri, ders yapılacak yerler, bilgi kazandıracak yaşlı eğitim kursları açılmalı.
Yaşlı hanımlarımız yılda üç beş kez tatil yerlerine, Çanakkale'ye, Kapadokya'ya götürülüp gezdirilmeli.
Kadıncağızlar yıllarca köylerinden dışarı çıkmamış, ancak bir vesileyle büyük şehirleri görebilmişler. Böyle yerleri nereden görsünler?
Belediyeler bu imkânı sağlayabilir. Emekliler birkaç günlüğüne termal kaplıcalara götürülerek hem dinlenmeleri hem de sağlıklarına katkı sağlayacak imkânlardan yararlanmaları sağlanabilir.
Torun sesi en tatlı müzik olur,
Bir selam yeter, yürek dolup taşar.
Az ama öz yaşamak bir nimettir,
İnsana gerçek huzur burada başlar.
Yaz günleri uzun. Emeklilerimizin bir kısmı vakit geçirmek için köylerine gidiyor, bir kısmı parklarda oturuyor. Kimileri de camiden eve, evden camiye gidip geliyor.
Peki, günübirlik geziler düzenlense, ağaç dikme faaliyetleri yapılsa, hangi emeklimiz bundan mutluluk duymaz?
Haftada bir gün bir otobüsle geziye gidilse, yemekli bir program düzenlense... İnsan hem hava alır hem yeni yerler görür hem de dünyaya daha büyük bir şevkle bağlanır, hayata daha sıkı tutunmaz mı?
Emeklilik boşluk değil aslında,
Yeni bir hayatın sessiz baharıdır.
Koşmadan da yaşanır bu dünya,
Huzurun en güzel adı “vakar”dır.
Bunları Emekli cemiyetleri kendi içlerinde planlayıp organize edebilirler. Biraz kaynak sıkıntısı yaşanabilir; onu da Devlet yetkililerimiz el birliğiyle çözebilirler.
Emeklilik, insanın hayattan çekilmesi değil; tecrübelerini, bilgisini ve birikimini yeniden toplumun hizmetine sunması için güzel bir fırsattır.
Yeter ki insanın bir gayesi olsun. Yeter ki vakitlerini boş yere tüketmek yerine kendisine, ailesine, cemiyetine ve ümmete faydalı işler yapmayı istesin.
Allah'ım, bizlere güzelce yaşamayı ve güzelce ölmeyi nasip eyle. Hem bu dünyada hem de öbür dünyada bütün Ümmet-i Muhammed'i güldür.
Senin güldürmediğin gülemez; senin sevmediğin, muhabbet ve aşkınla yanamaz. Senin muhafaza etmediğin, cehennem ateşinden kurtuluşa eremez.
Her şeyin ince ince suale tabi tutulacağımız o günde senin yardımın ve rahmetin olmazsa hiç kimse kurtulamaz.
Sensin Rahman, sensin Rahim. Senden gelecek her şey güzeldir.
Allah akıbetimizi hayırlı eylesin.
Âmin.
RESİM:Gönül Dostları Şiir Grubu Etkinliklerinden bir Şiir Dinletimiz sonrası çekilen toplu fotoğraf karesi olup ,resimdekilerin bir çoğunu Korona salgını günlerinde kaybettik.
Başta Başkanımız Keskin'li Sultanuş-Şuara Yetimi Kandemir, Ağabey olmak üzere Köşker'li Yüksel Kahraman,Gazeteci-Yazar Oktay Kırlangıç,Bahşılı'lı Sami Güler ve Karaahmetli'li Müteahhit-Şair Faik Yılmaz benim görebildiklerim.Erzurum Hasankale'den Abdul Fettah Piliç nam-ı diğer Şekerdedeyi göremedim o da rahmetli oldu Koronadan çoktan Mevla rahmetiyle muamele eylesin,mekanları Cennet olsun..Sırası vakti gelen gidiyor..
HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
T.C. Kültür Bakanlığı Halk Şairi