
Tarih boyunca milletleri ayakta tutan yalnızca ordular, surlar ve kaleler olmamıştır. Medeniyetleri asıl ayakta tutan; çocuklarının gönlüne ektikleri iman tohumlarıdır.
Bir milletin geleceği, evlatlarının dilinde yankılanan "Allah" isminde saklıdır.
Büyük Selçuklu Devleti de bunun en güzel örneklerinden biriydi.
Nizamiye medreseleriyle ilmi büyüten, mektepleriyle Kur'ân sesini şehir şehir yükselten bu kutlu medeniyet, çocukların terbiyesini devletin en büyük hazinesi kabul etmişti.
Bir çocuk "Allah" deyince titrer göklerin nuru,
Rahmet iner sessizce silinir kalbin kiri.
Masum dudaklardan çıkan kutlu bir kelime,
Açar nice kilitli gönüllerin demiri.
Büyük Selçuklu devrinin büyük âlimlerinden Ebû Ali el-Fârmedî Hazretleri'ne nispet edilen ibretli bir menkıbe bunu ne güzel anlatır.
Tus şehrinde ömrünü gaflet içinde geçirmiş bir adam yaşardı. Halk onun hâlinden hoşnut değildi. Vefat ettiğinde sessizce defnedildi. Kimse onun hakkında hayır konuşmuyordu.
Aradan zaman geçti.
Ebû Ali el-Fârmedî Hazretleri onu bir gece rüyasında gördü. Başında nurdan bir taç, üzerinde cennet ehlinin elbiseleri vardı.
Hayretle sordu:
"Sen bu makama nasıl eriştin?"
Adam mahcup bir edayla cevap verdi:
"Ben kabre konulduğumda azap başlamıştı. Tam o sırada nurdan bir melek geldi ve şöyle dedi:
'Bu adamın küçük oğlu bugün Kur'ân öğrenmeye başladı. Hocası ona Besmele'yi öğretti. Çocuk ilk defa "Allah" dedi.
Allah Teâlâ buyurdu ki: Yeryüzünde bir çocuk Benim adımı anarken onun babasına azap etmeye haya ederim.'
İşte o masum yavrumun bereketiyle Rabbim beni affetti."
Elif diye açıldı gönlün ilk kapısı,
Besmeleyle doldu rahmetin yapısı.
Bir yavrunun tertemiz "Allah" deyişiyle,
Silindi yılların günah sayfası.
Bu kıssa bize çok büyük bir hakikati hatırlatmaktadır.
Bir evladın öğrendiği Kur'ân, yalnızca onun kalbini değil; anne ve babasının da kaderini aydınlatabilir. Çocukların ettiği samimi dualar, nice kapıları açan rahmet anahtarıdır.
İşte Selçuklu irfanı bunu biliyordu.
Nizamülmülk, memleketin dört bir yanına mektepler kurarken yalnızca âlim yetiştirmiyordu; geleceğin manevi muhafızlarını yetiştiriyordu.
Çünkü biliyordu ki bir şehirde Kur'ân sesi yükseliyorsa, orada umut da tükenmez.
Kur'ân sesi yükselsin her evin içinden,
Rahmet aksın sessizce annenin yüzünden.
Bir çocuk secdeyi öğrenirse eğer,
Bereket eksik olmaz o hanenin özünden.
Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim Kur'ân'ı okur, onu öğrenir ve onunla amel ederse, kıyamet günü anne ve babasına nurdan bir taç giydirilir..."
(Hâkim, el-Müstedrek, 1/756)
Ne büyük müjde...
Belki de evladımıza öğreteceğimiz ilk Besmele, yarın kabirde bize uzanacak bir rahmet eli olacaktır.
Bugün çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli miras; evler, arsalar, servetler değildir.
Asıl miras; Allah sevgisi, Kur'ân ahlâkı, güzel edep ve sağlam imandır.
Çünkü bazen masum bir çocuğun dudaklarından dökülen tek bir "Allah" sözü, bir ömrün affına vesile olabilir.
Servet değil, Kur'ân bırak evladına,
İman olsun en kıymetli yadigâr ona.
Bir "Allah" sözü yeter bazen kul için,
Rahmet olur uzanan sonsuz yarına.
Rabbimiz, evlerimizi Kur'ân sesiyle, çocuklarımızın gönüllerini iman nuruyla mamur eylesin.
Onların masum dualarını bizler için de kurtuluşa vesile kılsın. Âmin.
Hidayet Doğan Osmanoglu
TC.Kul.Bak.Halk Sairi