Ramazan denildiğinde insanın içi neden titrer?
Neden bir ayın adı, kalbimizin en yumuşak yerine dokunur?
Yaş ilerledikçe, Ramazan denince önce hatıralar düşer aklımıza. Eski sokaklar gelir gözümüzün önüne. Pide kuyruğunda sabırla bekleyen insanlar… İftara dakikalar kala hâlâ oyuna doyamayan çocuklar… Tenekeden yapılmış davulların ritmi… Torpil patlatıp komşunun hafif kızgınlığına rağmen içten içe gülümseyişler…
Sahur vakti uykulu gözlerle sofraya oturuş… Annelerin yaptığı bazlamalar, keteler, çörekler… O sıcacık ekmeklerin komşuya, yoldan geçene, davulcuya uzatılışı… Teravih namazında kikirdeyen çocuklar ve yaşlı amcaların tatlı sert uyarıları…
Bunları anlatırken yüzümüzde bir tebessüm belirir. Sanki Ramazan biraz da çocukluğumuzdur. Biraz da kaybettiğimiz zamanların adıdır.
Ama durup kendimize sormamız gerekmez mi?
Ramazan gerçekten sadece bir nostalji midir?
Sadece bir hatıra mevsimi midir?
Ramazan ne eğlence çadırıdır, ne Karagöz oyunudur, ne iftar sofralarının zenginliğidir. Ramazan, insanın kendi içine doğru yaptığı bir yolculuktur.
Evet, oruç aç kalmaktır. Susuz kalmaktır. Beden yorulur, boğaz kurur, mide ses verir. Fakat asıl imtihan midede değil, nefistedir.
Kimsenin olmadığı bir odada, elini uzatsan kimsenin görmeyeceği bir bardak suya dokunmamak…
Kapıyı kapattığında, yalnız kaldığında bile iradeni korumak…
İşte oruç tam burada başlar.
Oruç, insanın kendi kendine verdiği sözü tutmasıdır.
Oruç, görünmeyen bir gözetimin bilinciyle yaşamaktır.
Oruç, “yapabilirim ama yapmayacağım” diyebilmektir.
Ramazan bize beklemeyi öğretir.
Bekleyerek olgunlaşmayı…
Sabrederek güçlenmeyi…
Hayat da aslında bir bekleyiş değil midir?
Dua edip beklemek…
Emek verip beklemek…
Sevdiğine kavuşmayı beklemek…
Oruç, insana sabrın sadece dayanmak olmadığını öğretir; sabrın aynı zamanda bir inşa olduğunu gösterir. İçimizde bir şeyler yavaş yavaş düzelir. Öfkemiz azalır, dilimiz daha dikkatli olur, gözümüz harama daha hassas bakar, kalbimiz daha ince düşünür.
Bilim insanları bugün orucun bedeni yenilediğini söylüyor. Sürekli çalışan bir makinenin dinlenmeye ihtiyacı olduğu gibi, vücudun da dinlenmeye ihtiyacı olduğunu ifade ediyorlar. Evet, doğrudur. Beden dinlenir, hücreler yenilenir.
Ama asıl dinlenmesi gereken belki de ruhumuzdur.
Yorulan ruhumuz…
Kırılan kalbimiz…
Dünya telaşında kirlenen niyetlerimiz…
Ramazan, ruhun yıkanıp arındığı bir aydır.
Eğer gözümüz oruç tutmazsa,
Eğer dilimiz kırmaya devam ederse,
Eğer kalbimiz kin taşımaya devam ederse,
Sadece aç kalmış oluruz.
Oysa Ramazan baştan ayağa bir teslimiyettir. Gözden başlar, kulağa iner, dile dokunur, kalbe yerleşir, ele ve ayağa kadar uzanır. İnsan bütün azalarıyla oruç tuttuğunda, işte o zaman gerçek anlamda arınır.
Ramazan, sofrada değil kalpte kurulur.
Ramazan, midede değil vicdanda hissedilir.
Ve Ramazan’dan çıktığımızda eğer biraz daha sabırlı, biraz daha merhametli, biraz daha kontrollü bir insan olabiliyorsak; işte o zaman bu ay bizi eğitmiş demektir.
Yoksa hatıralar güzeldir ama insanı değiştirmez.
Terbiye ise insanı dönüştürür.
Ramazan’ı sadece anlatmayalım.
Ramazan’ı yaşayalım.
Ruhumuzda yaşayalım.
Çünkü Ramazan, aç kalma ayı değil; arınma ayıdır.
Susuzluk ayı değil; sabır ayıdır.
Geçmişi yad etme ayı değil; kendimizi yeniden inşa etme ayıdır.
Ve belki de en çok, kendimize dönme ayıdır.
sözlerimi şununla bitireyim. "Ramazan’da umre yapmak (ecir yönünden) benimle hac yapmaya bedeldir.” buyuran Resulullah sav ile beraber olasınız inşallah en kısa zamanda.
Dua ile...