Çok hoş Durmaz aslında insanın kendisine yapılan iltifatı deşifre etmek. Ama bazı güzellikler de tarihe Yadigar olsun istenir. Bu yazıyı bir kardeşim göndermiş ve özelikle paylaşma mı dilemiş. "Bencillik" düşünebilirsiniz ama bakış açısını değiştirip "bir dilegin yerine getirilmesi" olarak da düşünebilirsiniz. Takdir zat-ı aliniz in.
Bazı insanlar hayatın içinden gelip geçer, ama bazıları unutulmaz iz bırakır.
Rehberler, hocalar, kılavuzlar da böyledir. Bazıları anlatır geçer.
Bazıları anlatmaz… yaşatır.
Ve çok azı vardır ki bir yolculuğa rehberlik ederken insanın iç dünyasında ömürlük bir kapı açar. İşte “Komutan Hoca” tam olarak böyle bir insandı.
Umre yolculuğu çoğu kişi için kutsal bir seyahattir. Uçak kalkar, valizler hazırlanır, program yapılır. Ama bazı yolculuklar vardır ki sizi sadece Mekke’ye değil, kendi içinize götürür. O yolculuğu başlatan ise bazen bir rehberin kalbidir.
Onun yürüyüşünde bir asker disiplini vardı. Omuzları dik, bakışları netti. Hayatının bir döneminde komutanlık yaptığı belliydi. Ama asıl dikkat çeken şey bu değildi. Asıl fark edilen, o sert duruşun ardına gizlenmiş derin bir merhametti.
Kâbe’yi anlatırken sesi değişirdi. Bu bir tur bilgisi değildi. O konuşurken kelimeler değil, hatıralar yürürdü aramızda. Bir Dağı gösterir, gözlerimiz dolardı. “Buralar gözyaşını tanır…” dediğinde, insan sadece Mekke’yi değil, kendi kalbini de düşünmeye başlardı.
Sevr Dağı’nda durdu bir gün. Hz. Ebubekir’i anlattı. Sadakati, dostluğu, can pahasına yanında durmayı… Sonra bize döndü ve dedi ki:
“Hayatınızda sizi Allah yolunda yalnız bırakmayacak bir dostunuz var mı? Yoksa bulun… böyle dostlar tesadüf değildir.”
O an herkes sustu. Çünkü o soru kalbe sorulmuştu.
Nur Dağı’nda Hz. Hatice’yi anlattı. Teslimiyeti, sadakati, Resulullah’a olan güvenini… Sonra erkeklere döndü:
“Resulullah ahlakıyla ahlaklanmış bir erkek olun.”
Kadınlara baktı:
“Hatice gibi itaatkâr, vakur ve vefalı olun.”
O an ibadetin sadece namaz değil, karakter meselesi olduğunu anladık.
Arafat’ta gözlerimizi kapattırdı.
“Şimdi hayatınızın muhasebesini yapın” dedi.
Bize hayatımıza dokunan herkesi düşündürdü. Kırdıklarımızı, kırıldıklarımızı… İçimizden tek tek helalleştirdi. O sessizlikte sadece rüzgâr değil, vicdanlarımız esiyordu.
Uhud Dağı’nda ellerini açtı. Ama bu bir kalabalık duası değildi. Dostun dosta duası gibiydi. İçten, titreyerek, yürekten… Hz. Hamza’yı anlattığında ise içimize bir şehadet arzusu bıraktı. Ölümü değil, anlamlı yaşamayı öğretti aslında.
Resulullah (sav) ile Hz. Hatice’nin sevgisini anlatırken gözleri doldu, sesi titredi. Biz de ağladık. Ama birkaç dakika sonra yaptığı bir espriyle hepimizi gülümsetti. Çünkü o sadece hüzün taşımazdı; umut da taşırdı.
Komutanlık onda bitmemişti; sadece yön değiştirmişti. Eskiden vatan nöbeti tutmuştu, şimdi kalplerin nöbetindeydi. Omzunda silah yoktu ama bir cümlesi insanın yıllardır taşıdığı yükü indirebiliyordu.
Kafiledeki herkesle dosttu. Kimi ona abi dedi, kimi hoca, kimi komutan… Ama aslında o hepsi oldu: dost, kardeş, arkadaş, yaren. Gözleri hep nemliydi ama gönlü hep açıktı.
Vedalaşma vakti geldiğinde konuşmak zor oldu. Çünkü bir rehber uğurlamıyorduk biz. Kalbimize dokunan bir insanı bırakıyorduk geride.
Umre bitti belki…
Ama onun öğrettikleri bitmedi.
Bize sadece kutsal mekânları göstermedi.
Dostluğu öğretti.
Eş olmayı öğretti.
Helalleşmeyi öğretti.
Dua etmeyi öğretti.
Sevmeyi öğretti.
Ve bazı insanlar vardır…
Hayattan geçmezler.
İnsanın içine yerleşirler.
Komutan Hoca işte öyle biriydi.
Bir yolculuğa rehberlik etmedi sadece Birçok insanın kalbinde sessiz bir uyanış başlattı.
Sevdik seni komutanım, hocam, abim.
Selam ve dua ile ...