Perdede Kurulan Hayatlara Neden Bu Kadar İnanıyoruz?
Bazen bir dizi başlar ve biz koltuğumuzda oturduğumuzu unuturuz. Sokakta yürür, mahalle kahvesine girer, bir karakterin kalp çarpıntısını kendi göğsümüzde hissederiz. İşte o an “yalancı dünya” dediğim şeyin içine düşmüşüzdür: Filmlerin ve dizilerin kurduğu, gerçek olmayan ama ruhumuza fazlasıyla gerçek gelen o evren.
Yıllar önce Yedi Tepe İstanbul ile bunu yaşamıştım. İstanbul’un bir kenar mahallesinde geçen hikâye, farklı sınıflardan insanların iç içe geçmiş hayatlarını anlatıyordu. Sıcacık, samimi, insana dokunan bir anlatıydı bu. Duru karakteriyle Özgü Namal, ağırbaşlı ve derin oyunculuğuyla Zuhal Olcay, Duru’nun adını kalbine kazıyan karakteriyle Ruhi Sarı… Mahalleye düzen veren berber rolünde Oktay Kaynarca, içtenliğiyle Emre Kınay ve ailenin direği gibi duran rahmetli Meral Okay…
O mahalle artık yalnızca senaryonun değil, benim de mahallem olmuştu. Kasabalı bir ruhla diziyi iki kez izledim. Sokaklarında dolaştım, karakterlerle dertleştim. Dizi bitmesin istedim; çünkü o dünya, gerçek hayattan daha az acımasızdı belki de.
Sinemada ise beni en çok içine çeken örneklerden biri Ahlat Ağacı oldu. Yönetmen koltuğunda Nuri Bilge Ceylan… Filmdeki genç adam, Doğu Demirkol’un canlandırdığı o sorgulayan, huzursuz, dünyayla mesafeli üniversite mezunu… Sanki bendim.
Yaşadığı kasabayı, ailesini, kaderini sorgulayan; büyük laflar etmekle büyük hayatlar yaşamak arasındaki uçurumda sıkışıp kalan bir karakter. Film boyunca insan yalnızca bir hikâyeyi izlemez; kendi iç sesini de duymaya başlar. Cesur diyaloglar, uzun suskunluklar ve insanın içini kemiren sorular… Eğer bir gün yine karşıma çıkarsa, bir kez daha izlerim. Çünkü bazı filmler yalnızca seyredilmez, yaşanır.
Bilim kurguya gelince… Gerçekliğin sınırlarını zorlayan o tür, benim için yalnızca kaçış değil, aynı zamanda düşünsel bir meydan okumadır. İlk aklıma gelenlerden biri Stargate. Beş kez izlemişimdir. Antik Mısır piramitleri, Ra miti, bilinmeyene açılan kapılar… Film, mitoloji ile bilimi öyle bir harmanlar ki, “ya gerçekten böyleyse?” sorusu zihnin bir köşesine yerleşir.
Bir diğer unutulmazım ise Battlestar Galactica. Komutan Adama’nın liderliği, kriz anında sergilenen soğukkanlılık ve ahlaki ikilemler… Bir bilim kurgu dizisinden fazlasıydı. İnsanlığın hayatta kalma mücadelesini anlatırken, güç, inanç ve sorumluluk kavramlarını da masaya yatırıyordu. Adama gibi bir yönetici figürü, yalnızca bir karakter değil; liderlik üzerine bir ders gibiydi.
Peki neden bu “yalancı dünyalar”a bu kadar kapılıyoruz?
Çünkü gerçek hayat çoğu zaman keskin, sert ve eksik. Diziler ve filmler ise hayatı yoğunlaştırılmış bir anlam formuna sokuyor. İki saatlik bir filmde yılların muhasebesini yapabiliyoruz. Bir dizinin birkaç bölümünde dostluk, ihanet, aşk ve fedakârlığı bir arada görebiliyoruz. Gerçek hayatta da bunlar var; ama dağınık, düzensiz ve çoğu zaman anlamsız gibi.
Perdede ise her şey bir hikâye içinde anlam kazanıyor.
Belki de asıl mesele şu: Biz yalancı dünyalarda yaşamıyoruz. O dünyalar aracılığıyla kendi gerçeğimizi arıyoruz. Mahalle dizilerinde aidiyeti, sanat filmlerinde sorgulamayı, bilim kurguda ise ihtimalin sonsuzluğunu buluyoruz.
Ve sonra ekran kapanıyor.
Ama o karakterler, o diyaloglar, o sorular bizimle kalıyor.
Belki de en büyük gerçeklik budur: Yalancı sandığımız dünyalar, bizi kendimize en çok yaklaştıran aynalardır.