İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren kendisine emanet edilen ömrü tüketmeye başlar. Her geçen gün, ömür defterinden bir yaprak daha eksilir. Gençlik ihtiyarlığa, sağlık hastalığa, hayat ise ebediyet yolculuğuna doğru ilerler.

İnsan çoğu zaman dünya işlerini yetiştirmek için koşuştururken kulluk vazifelerini ihmal edebilir. Fakat bir gün gelir, dünya telaşı sona erer ve insan, geride bıraktığı hayatın muhasebesiyle baş başa kalır.

İşte bu noktada, özellikle namaz borcu, kaza namazları, fidye ve ıskat-ı salât meselesi gündeme gelir. Vefat eden bir yakınının üzerinde namaz borcu kaldığını düşünen aileler, onun adına ne yapabileceklerini araştırırlar.

İlmihal kitaplarında asırlardır ele alınan bu konu, hem dinî sorumluluk hem de gönüllerdeki merhamet ve vefa duygusu bakımından önem taşır.

Ancak meseleye yaklaşırken şu hakikati unutmamak gerekir: Dinî hükümler, yalnızca geleneklere veya yaygın uygulamalara dayanılarak değil, Kur’an-ı Kerim, sünnet ve muteber fıkıh kaynakları ışığında değerlendirilmelidir.

*

Namaz, İslam’ın temel ibadetlerinden biridir. Kur’an-ı Kerim’de namazın müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farz olduğu bildirilir. Bu sebeple namaz, Müslümanın hayatında sıradan bir alışkanlık değil, yerine getirilmesi gereken bir kulluk vazifesidir.

İnsan sağlıklı olduğu zaman da hastalandığında da dinin kendisine tanıdığı kolaylıkları öğrenmeli, ibadetlerini imkânları ölçüsünde yerine getirmeye gayret etmelidir. Çünkü ibadet, yalnızca gençlik dönemine ait değildir. Yaşlılıkta, hastalıkta ve hayatın son dönemlerinde de kul ile Rabbi arasındaki bağ devam eder.

Geçmişte kılınmamış namazlar varsa, kişi hayattayken bunların telafisi için dinin hükümlerini öğrenmeli ve kaza sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmalıdır. Önemli olan, bu vazifeyi sürekli ertelemek yerine imkân varken harekete geçmektir.

*

Iskat kelimesi, bir yükümlülüğün düşürülmesi veya ortadan kaldırılması anlamına gelir. Iskat-ı salât ise vefat eden bir kimsenin üzerinde kaldığı düşünülen namaz borçları sebebiyle fidye verilmesi meselesidir.

Resimde görülen eski baskı Büyük İslam ilmihalinin 236–239. sayfalarında, bu konu Hanefî fıkhındaki bazı görüşler ve geçmiş dönemlerde uygulanan usuller çerçevesinde anlatılmaktadır.

Metinde, kaza namazları ve vitir namazları için fidye ayrılması, vasiyet bulunması hâlinde mirasla ilgili sorumluluklar ve fidyenin fakirlere ulaştırılması gibi konular ele alınır.

Burada önemli bir ayrım vardır: Iskat-ı salât uygulamasının tarihî fıkıh kitaplarında anlatılması ile verilen fidyenin namaz borcunu kesin olarak ortadan kaldırdığını söylemek aynı şey değildir.

Namaz fidyesi konusunda, oruç fidyesiyle ilgili hükümlerden hareket eden bazı fıkhî değerlendirmeler bulunmakla birlikte, namaz borcunun fidye verilmesiyle kesin olarak düşeceğini bildiren açık bir dinî delil bulunduğunu söylemek doğru değildir. Bu sebeple konu, ihtilafları ve dayanaklarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Fidye, belirli dinî hükümlere bağlı olarak verilen malî karşılığı ifade eder. Oruç fidyesinin kendine özgü hükümleri vardır. Namaz için fidye verilmesi ise aynı açıklıkta ve aynı hükümle değerlendirilemez.

Büyük İslam ilmihal metninde namaz fidyesinin namazın yerine kesin olarak geçeceğine ilişkin açık bir nas bulunmadığına işaret edilmektedir.

Dolayısıyla fidye vermek, sadaka dağıtmak veya bir hayır yapmak, namaz borcunun kesinlikle sona erdiğini garanti eden bir işlem olarak sunulmamalıdır.

Bununla birlikte, vefat eden bir Müslüman adına hayır yapılması, fakirlere yardım edilmesi ve Allah Teâlâ’dan onun bağışlanmasının dilenmesi, ayrı bir iyilik ve dua çerçevesinde değerlendirilir. Bu hayırların kabulü ve sevabının ulaşması Allah’ın takdirindedir.

Müminin vazifesi, hem dinin hükümlerine bağlı kalmak hem de Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemektir.

*

Büyük İslam İlmihalinin ilgili sayfalarında, vefat eden kişinin namaz fidyesi için vasiyette bulunması ve bu vasiyetin mal varlığıyla ilişkisi de ele alınmaktadır.

Burada miras hukuku bakımından dikkatli davranmak gerekir. Vefat edenin vasiyeti, terekesi, borçları ve mirasçıların hakları birbirinden bağımsız düşünülemez. Vasiyetin geçerliliği ve hangi miktardan yerine getirilebileceği, İslam miras hukukunun şartlarına bağlıdır.

Bu sebeple ailelerin kendi başlarına hesap yaparak miras haklarını ihlal etmeleri doğru değildir. Özellikle mirasçılar arasında anlaşmazlık ihtimali varsa, mesele hem dinî hem hukuki yönüyle ehil kişilere danışılmalıdır.

Vefat edenin adına hayır yapmak isteyen yakınlar, kendi mallarından imkânları ölçüsünde sadaka verebilir, ihtiyaç sahiplerine yardım edebilir ve dua edebilirler. Böylece hem merhametlerini gösterir hem de vefat eden yakınlarını hayırla yâd etmiş olurlar.

Büyük İslam İlmihalinin 237–239. sayfalarında anlatılan konulardan biri de devir usulüdür.

Devir, bazı fıkıh çevrelerinde fidye olarak ayrılan paranın fakire verilmesi, fakirin bu parayı teslim alması ve ardından kendi rızasıyla yeniden bağışlaması esasına dayanan tarihî bir uygulamadır. Bu işlem, belirlenen fidye miktarının karşılanması amacıyla belirli sayıda tekrarlanır.

Kitapta, ayrılan paranın yeterli olmadığı durumlarda bu işlemin tekrar edilmesine ilişkin örnek hesaplamalar da bulunmaktadır. Böylece geçmişte bazı çevrelerde uygulanan yöntemin nasıl yürütüldüğü açıklanmaktadır.

Ancak bir uygulamanın Büyük İslam ilmihali,Nimetul İslamvb. ilmihallerde ayrıntılı biçimde anlatılması, onun dinî açıdan kesin sonuç verdiği anlamına gelmez. Devir işlemi, namaz borcunu kesin biçimde ortadan kaldıran garantili bir yöntem olarak görülmemelidir.

Ayrıca fakirin gerçekten mülkiyetine geçen parayı kendi rızasıyla kabul etmesi ve tasarrufta bulunması önemlidir. Kâğıt üzerinde yapılan, gerçekte teslim ve mülkiyet şartlarını taşımayan işlemler dinî açıdan ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu meselede hem tarihî uygulamayı doğru aktarmak hem de dinî hüküm konusunda kesin olmayan iddialardan kaçınmak gerekir.

Büyük İslam İlmihalinin 237. sayfasında, hastalık döneminde kılınamayan namazlarla ilgili bir açıklama da yer almaktadır. Bu konu, özellikle ağır hastalık geçiren veya uzun süre yatağa bağlı kalan kimselerin yakınlarını ilgilendirir.

Ancak burada her hastalık dönemini aynı şekilde değerlendirmek doğru değildir. Hastanın aklının ve bilincinin durumu, namaz kılmaya gücü, dinin tanıdığı kolaylıklar ve kaza sorumluluğunun şartları ayrı ayrı ele alınmalıdır.

İslam’da namaz, kişinin gücü nispetinde yerine getireceği bir ibadettir. Ayakta duramayan kimse için oturarak, buna da gücü yetmeyen kimse için uygun başka şekillerde namaz kılma hükümleri vardır. Bu sebeple hastalık, her durumda namazın bütünüyle terk edilmesini gerektirmez.

Öte yandan, kişinin dinî yükümlülüğünün ne zaman sona erdiği ve hangi namazlardan sorumlu tutulacağı gibi ayrıntılar, somut duruma göre değerlendirilmelidir. Bu konularda hüküm verirken genel ifadelerle hareket etmek yerine güvenilir bir din âlimine danışmak daha sağlıklıdır.

Bütün bu tartışmaların bize hatırlattığı en önemli gerçek, insanın hayattayken kendi muhasebesini yapmasıdır.

Namaz borçlarımızı hayatımızın sonuna bırakmayalım. Gençliğimizi, sağlığımızı ve zamanımızı yalnızca dünya işleri için tüketmeyelim.

İbadetlerimizi ihmal etmişsek tövbe edelim, kaza sorumluluğumuzu öğrenelim ve gücümüz ölçüsünde yerine getirmeye gayret edelim.

Vefat eden yakınlarımız için de dua edelim, onların adına ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunalım ve hayırlı işlerde bulunalım. Fakat yaptığımız hayırları, dinî sorumluluklarımızı kesin olarak ortadan kaldıran işlemler gibi görmeyelim.

Çünkü din, hem sorumluluğu hem merhameti öğretir. Kul, görevlerini yerine getirmek için gayret ederken kusurlarını da Allah’ın affına havale eder.

Iskat-ı salât ve devir meselesi, geçmişten günümüze uzanan önemli bir fıkıh konusudur. Eski ilmihallerde anlatılan uygulamaları öğrenmek, dinî tarihimizin ve fıkıh geleneğimizin anlaşılması bakımından kıymetlidir.

Ancak bu uygulamaları aktarırken ihtilafları gizlememek ve kesin olmayan hususları kesin hüküm gibi göstermemek gerekir.

Ömrümüzü namazla güzelleştirelim. Henüz hayattayken sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışalım. Geride kalanlarımız için dua edelim, fakirlere yardım edelim ve Allah’ın rahmetini umalım.

Unutmayalım ki hiç kimse Allah’ın rahmetini kendi hesabına bağlayamaz. Biz kulluk vazifemizi yerine getirmek için gayret eder, eksiklerimiz için af diler ve Rabbimizin merhametine sığınırız.

*

Allah’ım! Bizlere verdiğin ömrün kıymetini bilmeyi, namazlarımızı muhafaza etmeyi ve kulluk vazifelerimizi ihmal etmemeyi nasip eyle.

Ya Rabbi! Bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz kusurları affeyle. İhmal ettiğimiz ibadetlerimizi telafi etmek için bizlere güç, irade ve istikamet ver.

Hayatta olanlarımızı iman ve ibadet üzere yaşat; ahirete göçenlerimize rahmetinle muamele eyle.

Allah’ım! Vefat eden anne babalarımıza, akrabalarımıza, dostlarımıza ve bütün müminlere mağfiret eyle.

Onların kusurlarını bağışla, kabirlerini nurlandır, makamlarını güzelleştir. Geride kalanlara sabır ve metanet ihsan eyle.

Bizleri dinini doğru öğrenen, doğru yaşayan, insanlara merhametle yaklaşan ve senin rızanı gözeten kullarından eyle. Yaptığımız hayırları kabul buyur; dualarımızı rahmetinle karşıla.

Rabbimiz! Bizi affet, bize merhamet et. Dünya hayatımızı hayırla, son nefesimizi imanla, ahiret yolculuğumuzu rahmetinle güzelleştir.

Bizi rahmetinden ümit kesenlerden değil, affına sığınanlardan eyle. Âmin.

HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
TC.Kul.ve Turizm Bak.Halk Şairi