Bir insanın hayatı iki temel eksen üzerinde şekillenir: kader ve cesaret. Kader, çoğu zaman doğduğumuz andan itibaren önümüze serilmiş gibi görünen yoldur. Cesaret ise o yoldan sapma ihtimalidir.
Toplumun büyük çoğunluğu için hayatın rotası bellidir. Doğarız, büyürüz, okula gideriz, bir meslek ediniriz. Çalışır, evlenir, çocuk sahibi oluruz. Çocuklarımızı okutur, iyi bir işe yerleştirmeye çalışır, “iyi bir aileye” dünür olmayı isteriz. Torunlarımız olur, onlarla oynarız ve bir gün zamanımız geldiğinde bu dünyadan ayrılırız. Bu çizgisel akışa “kader yolu” diyorum. Bu yol güvenlidir, tanıdıktır, toplum tarafından onaylanır. En önemlisi huzur vaat eder.
Fakat bu huzurun görünmeyen bir bedeli vardır. O da ömrün sonunda içten içe yükselen o cümledir:
“Ah ulan ah…”
Bu cümle, yaşanmamış ihtimallerin, ertelenmiş hayallerin, bastırılmış arzuların özetidir. Huzurun cezası var mı diye sorarsanız, işte o cümledir.

Bir de ikinci yol vardır: cesaretin yolu. Bu yol, kendisine çizildiği düşünülen sınırları kabul etmeyenlerin yoludur. Yeni ufuklara yelken açmak isteyenlerin, geleneksel engelleri sorgulayanların, “Durup dururken icat çıkarma” cümlesine rağmen adım atanların yoludur. Üstelik bu engeller kadın ve erkek için farklı biçimlerde, farklı ağırlıklarda çıkar karşılarına. Toplumun beklentileri, aile baskısı, vicdana dokunan cümleler… En büyük setler çoğu zaman en yakındakiler tarafından kurulur.
Cesareti seçenler risk alır. Kaybetmeyi göze alır. Sonuçlarına katlanmayı baştan kabul eder. Çünkü bu yol, ne istediğini bilenlerin yoludur. Belki daha çok düşerler, belki daha çok eleştirilirler ama en az pişman olanlar da genellikle onlardır.
İnsan çoğu zaman kendisi için iyi olanı yapmaktan alıkonulur. Bencillik ile özgecilik arasında salınır durur. “Kendim için mi yaşamalıyım, başkaları için mi?” sorusu hayatın en ağır terazisidir. Oysa kişisel mutluluk ile toplumsal sorumluluk birbirinin düşmanı değildir; mesele, insanın kendi iç sesini susturmadan yaşayabilmesidir.

Şimdi durup kendimize sormamız gereken sorular var:
Yapmak isteyip de yapamadıklarımız neler?
Hangi hayalleri “ayıp”, “gerek yok”, “geç kaldın” diyerek rafa kaldırdık?
Yeniden dünyaya gelsek, hangi kararları farklı verirdik?
Bu sorulara dürüstçe cevap vermek bile cesaret ister.
Bizim kuşağın cesurları dünyayı değiştirmek istedi; çoğu başaramadı. Belki dünya değişmedi ama onlar denemiş olmanın ağırlığını değil, hafifliğini taşıdılar. O kadar büyük bir cesaret herkese gerekli midir, bilemem. Ancak insanın kendi hayatında mutlu olabilmesi için gereken cesareti teşvik etmek gerektiğine inanıyorum.

Çünkü kader çoğu zaman bize sunulan seçeneklerdir; cesaret ise o seçeneklerin dışına çıkabilme iradesi.
Ve insan, belki de en çok, denemediği hayatın yasını tutar.