Viktor Frankl, bir zamanlar insanı güçlü kılanın haz ya da başarı olmadığını söylemişti. Ona göre insanı ayakta tutan asıl güç anlamdır. Birine dokunmak, bir iz bırakmak, bir değer üretmek… Hatta insan, acıya ve ölüme bile bir anlam yükleyebilirse dayanabilir, diyordu.
Kulağa hoş geliyor. Yüreğe de, akla da.
Ama her hoş gelen düşünce doğru mudur?
Anlamsızlığa anlam yüklemenin de bir anlamı var mıdır?
İnsan, her acıyı anlamlandırmaya çalıştıkça bir noktadan sonra gerçeklikten kopmaz mı? Bu çabanın sonu, insanı hayattan koparan bir dervişlik hâline ya da bir meczupluğa sürüklemez mi?
Savaşlarda ölen milyonlarca insanın çaresizliğine nasıl bir anlam yükleyebilirim? Bir çocuğun yaşadığı acıyı, bir annenin kaybını, bir insanın yok oluşunu hangi anlamla açıklayabilirim? Eğer cevap “Bunun olmaması gerektiğini anlamlandır” ise, bu o kadar kolay değildir. Çünkü bazı acılar açıklanamaz; sadece yaşanır.
Dünya, evrende bir zerredir. İnsan ise o dünyanın içinde çoğu zaman bir başka zerre… Büyük anlamların peşinden koşarken, insanın bu küçüklüğünü gözden kaçırmak kolaydır. Oysa çoğu insanın derdi daha basittir: mutlu olmak ve yaşamdan haz almak. Çünkü yaşam kısadır, zaman sınırlıdır.
Peki, bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur:
Neden haz ve anlamı birbirine karşıt kavramlar gibi ele alıyoruz?
Belki de mesele, birini seçmek değil; ikisini bir arada yaşayabilmektir.
Bunu yapmak sanıldığı kadar zor değildir. İnsan, sevdiklerine yaklaşır, sevmediklerinden uzaklaşır. Bir yanıyla kendini korur, diğer yanıyla başkalarına dokunur. Bir tarafına vicdan der, diğer tarafına bencillik…
Bencillik, insana haz verir.
Vicdan ise yaşama anlam katar.
Aslında bu ikisi birbirinin zıttı değil, tamamlayıcısı olabilir. Çünkü insan sadece başkaları için yaşarsa tükenir; sadece kendisi için yaşarsa boşalır. Denge ise tam bu iki uç arasında kurulur.
Belki de asıl soru şudur:
Anlam odaklı bir yaşam, sonunda yine hazza ulaşmaz mı?
Eğer anlam, insanın içini dolduruyorsa; o doluluk hâli zaten bir tür huzur, yani daha derin bir haz değil midir?
O zaman mesele, anlam ile haz arasında bir tercih yapmak değil; ikisini aynı hayatın içinde buluşturabilmektir.
Çünkü insan, ne yalnızca anlamla ne de yalnızca hazla yaşayabilir.
Ama ikisini birlikte kurabilirse, belki o zaman gerçekten yaşamış olur.