Televizyonlarda dönen bir konut reklamı var. Çocuk, sitenin yüzme havuzuna, oyun alanlarına, geniş peyzajına hayran kalıyor. Gözleri ışıl ışıl babasına dönüyor: “Biz burada yaşamalıyız.”
Baba kısa bir hesap yapıyor ve şu cümleyi kuruyor:
“3 milyon 600 bin lira peşin, aylık 100 bin liradan başlayan taksitlerle alabiliriz. Bütçemizi sarsmaz.”
İşte tam bu noktada insanın zihni duruyor.
Türkiye’de kaç kişi aylık 100 bin liralık taksiti “bütçemizi sarsmaz” cümlesiyle karşılayabilir? Kaç hane için bu rakam olağan bir ödeme kalemidir? Daha önemlisi, milyonlarca insan 20 bin lira kirayı öderken zorlanıyorsa, bu reklamı izlediğinde ne hisseder?
Reklam dünyası hayal satar, doğrudur. Hayal kurdurmak ister, hedef gösterir, yukarı bakmayı öğretir. Ancak hayal ile hayat arasındaki makas açıldıkça, o hayal ilham vermekten çıkar; yabancılaşmaya dönüşür.
Bugün ülkede geniş bir kesim temel ihtiyaçlarını planlarken matematik yapıyor. Market alışverişi kalem kalem hesaplanıyor. Çocukların okul masrafı, kira, faturalar, ulaşım giderleri… Ay sonu gelmeden tükenen bütçeler. Böyle bir tabloda “100 bin liralık taksit bütçemizi sarsmaz” cümlesi, toplumun büyük bölümü için gerçeklikten kopuk bir söylem olarak yankılanıyor.
Benzer bir tabloyu Ramazan ayında da görüyoruz. İftar öncesi ekranlara yansıyan sofralar… Günlük maliyeti 2 bin liranın altına düşmeyen masalar, pastırmalar, etler, çeşit çeşit tatlılar… Kaç ev her gün böyle bir sofra kurabiliyor? Ve kuramayanlar bu görüntüleri izlerken ne hissediyor?
Yaşam kalitesi yalnızca sahip olunanları sergilemek değildir. Yaşam kalitesi, aynı zamanda toplumsal duyarlılıktır. Empatidir. Gösteriş ile hassasiyet arasındaki dengeyi kurabilmektir.
Elbette kimsenin refahına itiraz edilemez. Kazanan kazanır, alan alır. Ancak kamusal alanda kullanılan dil, verilen mesaj, seçilen ton önemlidir. Çünkü reklam yalnızca ürünü değil, bir zihniyeti de pazarlar.
Toplumsal gelir dağılımının bu kadar tartışıldığı bir dönemde, markaların yalnızca hedef kitlelerine değil, toplumun bütününe hitap ettiklerini unutmamaları gerekir. İtibar, yalnızca lüks projelerle değil; zamanın ruhunu doğru okumakla inşa edilir.
Gerçek yaşam kalitesi bazen daha çok göstermekle değil, daha az incitmekle ilgilidir.
Ve belki de asıl soru şudur:
Biz gerçekten neyi “kalite” olarak tanımlıyoruz?