Dünya küçüldü. Artık tek bir tuşla dünyanın herhangi bir yerindeki insanlara, olaylara ve yaşam biçimlerine ulaşmak mümkün. Bilgi, elimizdeki küçük bir ekranın içine sığmış durumda. İstediğimiz her şeyi öğrenme imkânına sahibiz.
Ancak bu erişim kolaylığı gerçekten bir güç mü sağlıyor, yoksa insanı kendinde olmayana öykünmeye ve beraberinde kıskançlığa mı sürüklüyor? Belki de asıl soru burada yatıyor. Çünkü bilgiye ulaşmak ile bilgiyi anlamlandırmak aynı şey değildir.
Antik Yunan düşünürü Platon, mağara alegorisinde insanların gördükleri gölgeleri gerçek sanmalarını anlatır. Bugün ekranlarımızdan izlediğimiz hayatlar da birer gölge olabilir mi? Gerçekliğin yerini, seçilmiş ve parlatılmış görüntüler alırken, birey kendi yaşamını yetersiz hissetmeye başlar. Bu durum, modern insanın içsel huzursuzluğunu besleyen önemli bir unsurdur.
Öte yandan Karl Marx, yabancılaşma kavramıyla insanın kendi emeğine, doğasına ve topluma uzaklaşmasını anlatır. Bugünün dijital dünyasında ise insan, yalnızca emeğine değil, kendi kimliğine de yabancılaşmaktadır. Sürekli karşılaştırma, sürekli tüketim ve sürekli görünür olma arzusu, bireyin kendisiyle olan bağını zayıflatmaktadır.
Bilginin sınırsızlığı ise ayrı bir paradoks doğurur. Her şeyi bilme, görme ve duyma imkânı aslında insanı kör ve sağır hâle getirebilir. Doğa, insanın duyularını sınırlandırmıştır. Kulaklarımız yaklaşık 20 Hz ile 20.000 Hz arasındaki sesleri algılar. Bu sınırların dışındaki frekansları duyabilseydik, aslında hiçbir şeyi seçemez, anlamlandıramazdık.
Benzer şekilde gözümüz yalnızca belirli bir dalga boyundaki ışığı görür. Mor ile kırmızı arasındaki dar aralık, bizim dünyamızı oluşturur. Bunun ötesini görmek, aslında görmek değil, kaybolmaktır. Doğa, anlamlandırabilmemiz için bizi sınırlamıştır.
Ancak bugün, bu doğal sınırların ötesine geçen bir bilgi bombardımanı içindeyiz. Beş yaşındaki bir çocuk ile doksan yaşındaki bir insan, aynı görüntülere, aynı bilgilere ve aynı uyarıcılara maruz kalmaktadır. Bu durum, toplumsal ve psikolojik dengeleri sarsan bir kaos yaratmaktadır.
Émile Durkheim bu tür durumları “anomik” hâl olarak tanımlar. Normların zayıfladığı, bireyin yönünü kaybettiği, neyin doğru neyin yanlış olduğunun bulanıklaştığı bir durum… Bugün yaşadığımız dijital karmaşa, tam da böyle bir anomi hâlini andırmaktadır.
Modern toplumun rasyonelleşmesini ele alan Max Weber ise insanın “demir kafes” içine hapsolduğunu söyler. Bugün bu kafes, algoritmalar ve ekranlar aracılığıyla daha görünmez ama daha güçlü hâle gelmiştir. İnsan, özgür olduğunu düşünürken aslında yönlendirilmektedir.
Bu nedenle bazı ülkelerin —ve belki yakın gelecekte Türkiye’nin de— belirli yaş grupları için sosyal medya erişimini sınırlamayı tartışması şaşırtıcı değildir. Bu tür önlemler özgürlük tartışmalarını beraberinde getirecek olsa da, toplumsal dengeyi koruma arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Tüm bu gelişmeler, 1984 romanındaki dünyayı hatırlatır. Ancak bugün mesele yalnızca dışsal bir denetim değil; bireyin kendi rızasıyla bu sistemin parçası hâline gelmesidir. Gözetim artık zorunlu değil, gönüllüdür.
Sonuç olarak, küçülen dünya aslında insanın iç dünyasında büyüyen bir karmaşayı da beraberinde getirmektedir. Bilgi çağında yaşarken, anlam çağını kaybetme riskiyle karşı karşıyayız.
Belki de asıl mesele, her şeyi bilmek değil; neyi bilmemiz gerektiğini seçebilme erdemini yeniden kazanabilmektir.