
1700’lü yılların sonuna kadar Londra Ticaret Odası’nda şöyle bir yazı asılıydı: “Türklerle alış veriş et!”…
Aynı yıllarda Hollanda Ticaret Odası’nda yapılan herhangi bir oylama eşit çıkarsa, Osmanlılarla ticaret yapan tüccarın oyu iki sayılır ve onun oy verdiği taraf kazanırdı..
Yani bizimle salt ticari münasebeti bulunanların bile Avrupa’da böyle bir ağırlıkları olurdu.Bu ağırlık bizim yürek cevherimizden oluşurdu..
İslâm ahlâkında verilen sözün ayrı bir yeri vardır. Müslüman, söylediği sözün, verdiği vaadin ve yaptığı anlaşmanın sorumluluğunu taşır.
Ticaret hayatında ise bu sorumluluk daha da önem kazanır. Çünkü ticarette yalnızca iki insanın değil, çoğu zaman ailelerin ve insanların alın terinin karşılığı olan malların hakkı söz konusudur.
Kur’ân-ı Kerîm’de borç ve alışveriş ilişkilerinin yazıya geçirilmesi konusunda önemli hükümler bulunmaktadır.
Özellikle vadeli borçların yazılması tavsiye edilmiş, tarafların haklarının korunması için şahitlik ve kayıt altına alma hususlarına dikkat çekilmiştir.
Bugün bunun karşılığını sözleşmelerde, resmî belgelerde ve noterlik işlemlerinde görüyoruz. Ev, araba, şirket ve benzeri önemli alışverişlerde gerekli belgelerin düzenlenmesi, tarafların haklarının güvence altına alınması bakımından büyük önem taşımaktadır.
Veresiye alışverişlerde de borcun mutlaka yazılması ve vadesi geldiğinde ödenmesi gerekir. Satıcı, borçluya mühlet verirse ayrıca sevap kazanır.
Dinimiz, darda kalan insana kolaylık göstermeyi teşvik etmiş; bir din kardeşine Allah rızası için borç vermeyi, yani karz-ı haseni, güzel bir davranış olarak övmüştür.
Karz-ı hasen, karşılık beklemeden ve faiz talep etmeden ihtiyaç sahibine borç vermektir. Bu hususta çeşitli hadislerde borç vermenin faziletine dair rivayetler bulunmaktadır.
Bu konuda anlatılan güzel bir kıssa vardır:Çölde yolculuk yapan bir Arap, yolda yürüyen bir kimse görür. Adama acır ve:“Gel, seni gideceğin yere kadar götüreyim.” der.
Adam deveye biner. Bir müddet sonra:“Deveden in de tanışalım. Karnım da aç; yiyecek bir şeylerin varsa beraber yiyelim.” der.
Yaya olan adam fırsatını bulunca deveye biner ve kaçmaya başlar.
Arâbî onun arkasından şöyle seslenir:“Devemi aldın, gidiyorsun; fakat senden bir ricam var. Ne olur, bunu kimseye anlatma! Eğer bu olay duyulursa insanlar birbirlerine merhamet etmez, kimse kimseye iyilikte bulunmaz.”
Kıssanın verdiği mesaj çok açıktır: Bir kişinin yaptığı kötülük, insanların iyilik yapma duygusunu yok etmemelidir.
Bugün alışveriş merkezlerinde bazı ürünlerin tadına bakılması için reyonların önünde zeytin, salam, kuruyemiş ve benzeri yiyecekler ikram edilmektedir.
Ancak bazı insanların bunu ölçüyü aşarak yaptıklarına şahit oluyoruz. Tadımlık olarak sunulan ürünlerden haddinden fazla alıp yiyen, adeta karnını doyurup çıkan kimseler bulunmaktadır.
Bu davranış ticaret ahlâkına ve güzel İslâmî edebe uygun değildir.
Oradaki görevli her ne kadar izin vermiş gibi görünse de, malın sahibi değildir. Asıl mesele, mal sahibinin rızasıdır. Kul hakkına girmemek için insanın böyle şüpheli davranışlardan uzak durması gerekir.
Dinimiz bize “Helâl bellidir, haram bellidir; ikisi arasında şüpheli şeyler vardır.” ölçüsünü öğretmektedir. Müslüman, şüpheli olan şeylerden de mümkün olduğunca sakınmalıdır.
Yediğimiz ve içtiğimiz rızıkların temiz, güzel ve helâl olmasına dikkat etmeliyiz...
Bir hocamızla yaptığımız bir sohbeti hatırlıyorum.
Sigara gibi insan sağlığına açıkça zarar veren bir ürünü satan kimsenin kazancının hükmü hakkında kendisine soru sormuştum. Televizyon veya CD cihazı tamir eden kimsenin kazancıyla, sigara satan kimsenin kazancının aynı değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etmişti.
Çünkü bilgisayar, televizyon veya benzeri bir cihaz iyiye de kötüye de kullanılabilir. Günah, onu kötüye kullanan kimseye aittir. Fakat sigara gibi zararı açıkça bilinen bir üründe durum farklıdır. Bu sebeple böyle bir kazancın şüpheli ve tayyib olmayan yönünün bulunduğunu belirtmişti.
Buradaki incelik şudur: Müslüman yalnızca “Kazancım haram mı, helâl mi?” diye düşünmemeli; aynı zamanda kazancının temiz, güzel ve gönül huzuruyla yenilebilir olup olmadığını da sorgulamalıdır.
Az olsun, öz olsun; zor olsun ama helâlinden ve tayyibatından olsun.
Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) Züheyr isminde bir sahâbîsi olduğu anlatılır.
Bu sahâbînin oldukça kanaatkâr ve fakir olduğu, yüzünün pek güzel olmadığı ve ellerinden birinin engelli bulunduğu rivayet edilir.
Birkaç tavuğu vardı. Tavuklarının yumurtalarını satar, hayvanının sütünü sağarak geçimini sağlamaya çalışırdı.
Pazarda alışverişini yaptıktan sonra Resûlullah’ın mescidine gelir, namazını onun arkasında kılar, sohbetine katılırdı. Efendimiz’in (s.a.v.) ağzından çıkan ve inci değerindeki sözleri unutmaz, öğrendiklerini bir kâğıda yazar; evine döndüğünde de ailesine anlatırdı.
Böylece ailesini de Resûlullah’ın fem-i saadetlerinden çıkan hakikatlerden haberdar ederdi.Evlerinde büyük bir bereket meydana gelir, yüzlerine bakanlar Allah’ın verdiği nurun farkına varırlardı.
Bir gün yine pazara gider. Getirdiği yiyecekleri satamayınca, satış için beklemek zorunda kalır. Bu sebeple Resûlullah’ın sohbetine katılamaz ve buna çok üzülür.
Tam bu sırada Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), ikindi namazını beraber kıldığı birkaç sahâbîye:“Gelin, birlikte pazara gidelim.” der.
Züheyr’i bulurlar. Züheyr, mallarının yanında yere çömelmiş oturmaktadır.Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) onun arkasından yaklaşır ve iki eliyle gözlerini kapatır.
Züheyr:“Bu şakayı bana kim yaptı?” diye sorar.Resûlullah Efendimiz olduğunu anlayınca:“Sen misin ey Allah’ın Resûlü?” diyerek onunla kucaklaşır.
Efendimiz (s.a.v.), Züheyr’in engelli olan elini tutup kaldırır ve onun gönlünü hoş edecek şekilde iltifat eder.
Bu kıssanın bize öğrettiği önemli bir hakikat vardır:İnsanın değeri malında, makamında, görünüşünde veya bedenindeki kusurlarında değil; Allah katındaki değerindedir.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder.”
Buhârî, Îmân 24, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Edeb 69; Müslim, Îmân 107-108.
Müslim’in bir rivayetinde şu ilâve de bulunmaktadır:“Oruç tutsa, namaz kılsa ve Müslüman olduğunu söylese de…”Müslim, Îmân 109-110.
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur. Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda münafığın özelliklerinden biri var demektir.”
Bunlar:Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet etmek,Konuşunca yalan söylemek,Bir antlaşma yapınca sözünde durmamak,Düşmanlık yapınca haddi aşmak.
Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân 106.
Burada çok önemli bir noktaya dikkat etmek gerekir.Kendisinde bu kötü huylardan biri bulunan kimse hemen “münafık” diye nitelendirilmez. Fakat o davranış, münafıkların özelliklerinden birine benzemektedir.
Öyleyse Müslümanın yapması gereken, kendisini hesaba çekmek ve bu kötü huydan bir an önce kurtulmaya çalışmaktır.Konumuz açısından en önemli husus ise sözünde durmamaktır.
Bir Müslüman söz verdiyse, o sözün gereğini yerine getirmek için gayret göstermelidir.
“Piyasa böyle.”“Başkaları da böyle yapıyor.”“Ne olacak canım?”gibi bahaneler Müslümanı kurtarmaz.
Başkası yapıyor diye sen yapma.Piyasa böyle diye sen aldanma.
Rızkını Allah’tan bekle kardeşim.Haram yola dönüp gönül bağlama.
Tartıda doğruluk tüccarın şanı,Güven ile kazan, budur imtihanı.
Müşteri kandırmak büyük vebaldir,Helâlinden kazan, budur sermaye.
Ticaret sadece mal alıp satmak değildir.Ticaret aynı zamanda güven satmaktır.
Bir müşterinin size güvenmesi, sizin için paradan daha değerli bir sermayedir. Çünkü güven kaybedildiğinde yeniden kazanılması çok zordur.
Câbir radıyallahu anh’den şöyle rivayet edilmiştir:Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona:“Eğer Bahreyn’den zekât malı gelirse sana şöyle şöyle doldurup veririm.” buyurur.
Fakat Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) vefat edene kadar Bahreyn’den mal gelmez.Bahreyn’den mal geldiğinde Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh:“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in birine vaadi veya borcu varsa bize başvursun.” diye ilân ettirir.
Bunun üzerine Câbir huzuruna varır ve Resûlullah’ın kendisine verdiği vaadi anlatır.
Hz. Ebû Bekir, ganimet malının içine elini daldırıp bir avuç alır. Câbir paraları saydığında beş yüz adet olduğunu görür.Hz. Ebû Bekir:“Bunun iki mislini daha al.” der.
Buhârî, Kefâle 3, Hibe 18, Şehâdât 28, Farzu’l-humüs 15, Cizye 4, Megâzî 73; Müslim, Fezâil 60-61.
Bu hadiseden çok önemli bir ders çıkarmamız gerekir:Verilen söz mutlaka yerine getirilmelidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) verdiği sözün arkasında durmuş; kendisi vefat ettikten sonra da Hz. Ebû Bekir, onun verdiği sözleri ve üstlendiği borçları yerine getirmeye büyük hassasiyet göstermiştir.
Bu, İslâm ahlâkında sözün ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Emanet konusunda da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:“Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve bu hususta Allah’tan korksun.”Bakara sûresi, 2/283.
Yalan söylemek, sözünde durmamak, emanete hıyanet etmek ve düşmanlıkta haddi aşmak Müslümanın uzak durması gereken kötü huylardandır.
Müslüman, bu davranışlardan birine düştüğünde ümitsizliğe kapılmamalı; tevbe etmeli, hakkı sahibine iade etmeli ve aynı hataya yeniden düşmemek için gayret göstermelidir.
İmam-ı Rabbânî hazretlerinin şu sözü çok düşündürücüdür:“Nice insan gördüm; eli yarda, kalbi kârda. Nice insan gördüm; eli kârda, kalbi yarda.”
Asıl mesele, ticaret yaparken kalbin Allah’tan kopmamasıdır.
Mal kazanırken gönlümüzü kaybetmemeliyiz.
Dükkânımızda hesap yaparken ahiretin hesabını unutmamalıyız.
Kârımızı düşünürken kul hakkını düşünmeliyiz.
Çünkü dünyada kazanılan para bitebilir; fakat haram kazancın hesabı ahirette insanın karşısına çıkabilir.
Muâz bin Cebel radıyallahu anh’den nakledilen bazı rivayetlerde, şeytanın insanları saptırmak için kurduğu tuzaklardan bahsedilir.
Ticaret yapanlara yalan söylemeyi, yalan yere yemin etmeyi, müşteriyi kandırmak için hile yapmayı ve emanete hıyanet etmeyi güzel göstermeye çalışmak da bu tuzaklardan biridir.
Bugün de şeytanın telkinleri değişmiş değildir.
“Biraz eksik tart, ne olacak?”“Müşteri anlamaz.”“Herkes böyle yapıyor.”“Bir kere yalan söylemekten ne çıkar?”“Piyasa bunu gerektiriyor.”gibi sözlerle insan, harama adım adım yaklaştırılabilir.
Oysa Müslüman için ölçü, insanların ne yaptığı değil; Allah’ın neyi emrettiğidir.
Kalbimiz Allah ve Resûlü’nün sevgisiyle dolu olursa ticaret yaparken harama düşmekten, kul hakkına girmekten ve insanları aldatmaktan daha kolay sakınırız, inşallah.
Tüccarın en büyük sermayesi sadece parası değildir.Güvenilir olmaktır.Sözünün eri olmaktır.Tartıda dürüst olmaktır.
Müşteriyi kandırmamaktır.Borcunu zamanında ödemektir.Verdiği vaadi yerine getirmektir.Helâlinden kazanmak ve kazandığından gönül huzuruyla ailesini geçindirmektir.
Az olsun, öz olsun; zor olsun ama helâlinden ve tayyibattan olsun.
Çünkü haramdan kazanılan çoklukta bereket yoktur.
Rabbim, bütün Müslüman tacir kardeşlerimizi şeytanın oyunlarına düşmekten, hileden, yalandan, haksızlıktan ve kul hakkından muhafaza eylesin.
Herkese helâlinden kazanmayı, kazandığını hayırlı yerlerde harcamayı ve sonunda Allah’ın rızasına ve cennetine kavuşmayı nasip eylesin.
Âmin.
HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
TC.KÜL.VE TURİZM BAK.HALK ŞAİRİ