Okuma yazması var diyorsun. Bu cümleyi kurarken insanın içinde hafif bir rahatlama oluşuyor. Sanki medeniyet adına küçük bir bayrak dikilmiş gibi. Ama sonra bakıyorsun: Ne okuyor ne yazıyor. Harflerle tek ilişkisi sokak tabelaları. Sağdan sola yürürken kelimeler ona yol veriyor, hepsi bu.
Buna rağmen en belirgin özelliği bilmediği konularda saatlerce konuşabilmesiydi. Konuşma yeteneği bilgiyle karıştırılınca ortaya tuhaf bir saygınlık çıkıyor. İnsanlar dinliyor. Dinlerken başlarını sallıyorlar. Baş sallamak, düşünmenin en ekonomik biçimi çünkü. Kimse yorulmuyor.
Zaten toplumun gündemi de tam olarak böyle kuruluyordu: Hiçbir şeyin söylenmediği konular. Herkesin fikri var, kimsenin fikrinin kaynağı yok. Gürültü çok, içerik az. Ama ses yüksek olunca derinlik hissi oluşuyor. Bir kuyunun içine bağırınca yankı nasıl derinlik sanılıyorsa, bu da öyle.
Yıllardır aynı sorunun etrafında dolaşıp duruyordu: Kadınlar mı güçlü erkekler mi? Soru eskiydi ama her sorulduğunda yeni gibi davranılıyordu. Çünkü cevap aranmıyordu; sadece tartışma sürsün isteniyordu. Tartışma bitince sessizlik başlıyordu, sessizlik de korkutucuydu.
Bir gün “Güç nedir?” diye düşündü. Uzun uzun düşündüğünü sandı. Sonunda basit bir cümle buldu: Güç iktidardır. Bu cümleyi bulunca rahatladı. İnsan bir cümle bulunca gerçeğe yaklaştığını zannediyor. Oysa bazen sadece daha kısa bir cehalet üretmiş oluyor.
Sonra yeni bir soru geldi: İktidar olunca gerçekten muktedir olunuyor mu? Bu soru biraz fazla büyüktü. Cevap veremedi. Ama cevap verememek yerine konuyu değiştirdi. Çünkü cevap verememek zayıflık sayılıyordu; konu değiştirmek ise pratik zeka.
Dünya küçüldü diyorlardı. Küçüldükçe insanlar birbirine yaklaşmadı; sadece felaketler yaklaştı. Bombalar artık uzak ülkelerin meselesi değildi. Sanki yan bahçeden atılmış gibi şehirlerin üstünde patlıyordu. Haberler hızlıydı, görüntüler netti, hisler bulanıktı.
Ölülerin kim olduğu artık merak edilmiyordu. Yaşı, adı, hikâyesi… Bunlar vakit alıyordu. Oysa sayılar hızlıydı. Sayılar düzenliydi. Sayılar yorucu değildi. Bir insanı anlamak yerine bir rakamı ezberlemek daha kolaydı. Böylece insanlar yavaş yavaş rakamlara dönüştü.
Değersizleşen insanın önünde geriye tek bir hedef kaldı: Tat almak. Küçük, kişisel, anlık tatlar. Büyük anlamlar yorucuydu çünkü. Komşu ne yaparsa yapsın, dünya nereye giderse gitsin, yeter ki küçük keyifler bozulmasın.
Belki de en büyük nimet buydu: Faaliyeti nimet sanmak. Sürekli konuşmak, sürekli tartışmak, sürekli meşgul olmak… Ve bütün bunların hiçbir yere varmamasını fark etmemek. Çünkü varmak bir sorumluluk gerektirirdi. Oysa meşguliyet, sorumluluğun en zarif kaçış yoluydu.