İnsan ne zaman insandır? Bu soruya verdiğimiz yanıt ortak değilse, insanlık yolculuğunun henüz başında olduğumuzu kabul etmeliyiz. Çünkü insan olmak, yalnızca biyolojik bir gerçeklik değil; ortak bir vicdanın, paylaşılan bir merhametin ve sınırları aşan bir duyarlılığın adıdır.
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında çocuklar ölüyor. İsimleri, dilleri, dinleri, coğrafyaları farklı olabilir. Ancak ölümün kendisi aynı; acı aynı, kayıp aynı, eksilen umut aynı. Eğer yüreğimiz bir coğrafyada ölen çocuk için yanarken, başka bir coğrafyadaki çocuk için susuyorsa; sorun dünyanın neresinde olduklarında değil, bizim insanlığa nereden baktığımızdadır. Acıyı coğrafyaya göre tartan bir vicdan, henüz evrensel bir vicdan değildir.
Sanat karşısındaki tavrımız da bunun bir yansımasıdır. Güzel bir şiirin duygusunu hissedemeyip, şairin dünya görüşüne bakarak şiire anlam biçiyorsak; dilin ve duygunun ortak alanına henüz adım atamamışız demektir. Çünkü gerçek sanat, insanı insan yapan ortak titreşimi yakalar. O titreşimi ideolojik filtrelerden geçirerek dinlemek, aslında kendimizi duyamamaktır.
Evrensel doğrularda mutabakat sağlanmadan ortak insani duyguların oluşmasını beklemek kolay değildir. “Bizden olan” ve “bizden olmayan” ayrımıyla kurulan bir dünya, huzurun en büyük düşmanıdır. Oysa hayat, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir yolculuktur. Bu kadar kısa bir yolculuğu, karşı taraflar yaratarak geçirmek; insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıklardan biridir.
İnsanlık tarihine baktığımızda, ayrımların çoğunun korkudan beslendiğini görürüz. Korku, yabancı olanı tehdit olarak algılar; tehdit algısı ise merhameti köreltir. Merhamet köreldiğinde ise insan, kendine benzeyene şefkat gösterirken başkasının acısına karşı duyarsızlaşır. Böylece vicdan, evrensel olmaktan çıkar ve dar bir kimlik alanına hapsolur.
Sosyal medyada her gün paylaşılan özlü sözler, bu çelişkinin en görünür örneklerinden biridir. Paylaşım tuşuna basmak, sözün sorumluluğunu almak değildir. Merhameti paylaşan ama paylaşmayı bilmeyen bir toplumdan, gerçek bir dayanışma beklemek safdillik olur. Çünkü paylaşım, yalnızca sözle değil; tutumla, davranışla ve bedel ödemeye hazır olmakla anlam kazanır.
Tüm bunların özünde bir ahlak sorunu yatar. Fakat acı olan şudur: Ahlakın kendisi bile ortak bir zemin bulamamıştır. Herkes kendi doğrularını mutlak kabul ettiğinde, ortak doğruya ulaşmak imkânsız hale gelir. Herkesin haklı olduğu bir dünyada huzur yoktur; çünkü huzur, haklılık yarışından değil, empati ve tevazudan doğar.
Belki de insanlık, hâlâ öğrenme sürecindedir. Belki de insan olmak, varılmış bir nokta değil; sürekli çaba gerektiren bir yolculuktur. Bu yolculuğun ilk adımı ise basittir: Acıyı kimliksiz görmek, merhameti sınırlandırmamak ve haklı olmaktan önce insan kalabilmeyi seçmek.
Çünkü insanlık, bize uyduğu zaman değil; bize uymasa bile savunabildiğimiz zaman gerçek olur.