Yıllar önce basit ama rahatsız edici bir cümle kurmuştum: “Teknoloji insan için iyidir, insanlık için kötü.”

Bu cümleye çok itiraz geldi. Taş Devri’nden bugüne insanlığın teknoloji sayesinde ilerlediği, tıbbın geliştiği, insan ömrünün uzadığı, hastalıkların tedavi edildiği söylendi. Doğrudur. Bunların hiçbirine itirazım yok. Zaten mesele insan değildir. Mesele insanlıktır.

Bu iki kavram çoğu zaman bilinçli ya da bilinçsiz biçimde birbirine karıştırılır. Oysa insan bireydir; insanlık ise ortak kader, ortak etik ve kolektif vicdandır. Teknoloji bireyin konforunu artırırken, insanlığın vicdanını aşındırabilir.

BİLIMSEL MERAKIN KARANLIK YÜZÜ

Bilimsel merak insanı atomun içine kadar götürdü. Atom altı parçacıklar keşfedildi, kuantum fiziği doğdu, evrenin yapı taşları anlaşıldı. Bu, insan aklının zaferiydi.
Ama aynı merak, “Bir atom kaç insanı öldürebilir?” sorusunu da beraberinde getirdi.
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları sadece iki şehri değil, insanlığın masumiyetini de yok etti. Patlamadan sonra yükselen o kara bulut, onlarca yıl gökyüzünde değil; insanlığın hafızasında asılı kaldı. Fizik ilerlemişti ama etik geride kalmıştı. İşte teknoloji ile insanlık arasındaki ilk büyük kırılma noktalarından biri buydu.

Şifa ile Felaket Arasında: Biyoteknoloji
Virüsler ve bakteriler üzerine yapılan araştırmalar sayesinde antibiyotikler, aşılar ve modern tıp gelişti. İnsan ömrü uzadı, çocuk ölümleri azaldı. Ancak aynı laboratuvarlarda, aynı bilgi birikimiyle biyolojik silahlar üretildi.

Bir yanda hayat kurtaran bilim, diğer yanda küresel bir pandemide on binlerce insanın ölümüne yol açabilecek potansiyel…
Burada sorun teknoloji değildir; sorun, teknolojinin ahlaki bir çerçeveye sahip olmamasıdır. Bilim “yapılabilir olanı” gösterir, ama “yapılmalı olanı” söylemez. O boşlukta insanın niyeti belirleyici olur.

SANAYİ DEVRİMİNDEN YAPAY ZEKAYA İNSANIN GEREKSIZLEŞMESİ

Sanayi Devrimi, “az insanla çok üretim” vaadiyle başladı. Zamanla bu vaat “insansız üretim” hayaline dönüştü. Bugün otomasyon, robotik sistemler ve yapay zekâ, insan emeğini adım adım devre dışı bırakıyor.
Yapay zekâ artık sadece kas gücünü değil, zihinsel emeği de ikame ediyor.

Muhasebeciler, çevirmenler, sürücüler, hatta doktorlar ve hukukçular bile bu dönüşümün eşiğinde. İnsan, kendi icadı olan sistemler karşısında giderek gereksiz bir maliyet unsuru hâline geliyor.

Bu noktada mesele işsizlikten ibaret değil. Üretimden kopan insan, anlamdan da kopar. Anlamsızlaşan hayat, üremeyi de anlamsız bulur. Bugün doğurganlık oranlarının düşmesi sadece ekonomik değil, varoluşsal bir sorundur.


HAYRANLIK KORKU VE SESSİZ KABUL

İlginç olan şu ki; bütün bu süreci hayretle, hayranlıkla ve korkuyla izliyoruz. Ama nadiren itiraz ediyoruz. Teknoloji bize sunduğu konfor karşılığında sorgulama refleksimizi törpülüyor.
Akıllı telefonlar cebimizdeyken, gözetlenmekten şikâyet etmiyoruz. Algoritmalar karar verirken, sorumluluğu onlara devrediyoruz. Böylece özgürlüğümüzü yavaş yavaş, gönüllü olarak teslim ediyoruz.

SONUÇ YERİNE: İLERLEMENİN YÖNÜ

Teknoloji insan için iyi olabilir. Daha uzun yaşarız, daha rahat ederiz, daha hızlı üretiriz.
Ama insanlık için iyi olması, etik, vicdan ve sınır bilinciyle mümkündür.
Aksi hâlde ilerleme, bir hedefe değil; bir uçuruma doğru hızlanmaktan ibaret olur.
Ve biz, hayranlıkla izlediğimiz o parlak geleceğin aslında sonumuzun başlangıcı olup olmadığını ancak çok geç fark ederiz.