Dünyanın en eski gerçeği nedir diye sorulsa, verilecek cevaplardan biri hiç şüphesiz “savaş” olur. Ancak asıl soru şu: Herkesin kendince haklı olduğu bir savaş gerçekten mümkün müdür?
Bugün Orta Doğu’ya baktığımızda, birbirine zıt gibi görünen ama kendi içinde tutarlı gerekçelere dayanan söylemlerle karşılaşıyoruz. Amerika, İran’ın nükleer programını bir tehdit olarak görürken; İsrail, Hamas, Hizbullah ve Haşdi Şabi gibi yapıları varoluşsal bir risk olarak nitelendiriyor. Öte yandan muhalif çevreler, İran’daki yönetimin baskıcı politikaları nedeniyle binlerce insanın hayatını kaybettiğini ifade ediyor. İran ise tüm bu gelişmeleri egemenliğine yönelik açık bir saldırı olarak yorumluyor.
Bu tabloya dışarıdan bakıldığında herkesin kendine göre haklı olduğu bir denklem ortaya çıkıyor. Ancak tarih bize gösteriyor ki savaşlarda haklı olan değil, güçlü olan kazanır. Antik Çağ’dan bu yana değişmeyen bu gerçek, bugün de geçerliliğini koruyor. Gücün söylemi, çoğu zaman hakikatin önüne geçiyor.
Artık savaşlar da değişti. Eskiden toprak kazanmak için yapılan sıcak çatışmalar, yerini çok daha karmaşık ve çok katmanlı bir mücadeleye bıraktı. Günümüzde savaş, yalnızca cephede değil; ekranlarda, zihinlerde ve ekonomilerde de veriliyor. Uzaktan füzelerle yürütülen operasyonlar, siber saldırılar ve en önemlisi toplumların iç dinamiklerini hedef alan psikolojik savaşlar, yeni dönemin en etkili araçları haline geldi.
Bir ülkeyi zayıflatmanın yolu artık sadece askeri güçten geçmiyor. O ülkenin içinde ayrışma yaratmak, toplumsal fay hatlarını harekete geçirmek ve halkın psikolojisini bozmak, en az bir füze kadar etkili sonuçlar doğurabiliyor. Böylece savaş, cephe hattından çıkıp toplumun içine kadar sızıyor.
Bu yeni savaş biçiminin kazananı var mı? Görünen o ki yok. Çünkü bu tür çatışmalar yalnızca tarafları değil, bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor. Türkiye gibi jeopolitik açıdan kritik bir konumda bulunan ülkeler ise bu tür gelişmelerden doğrudan etkileniyor. Ekonomik dengeler sarsılıyor, enflasyon hedefleri sekteye uğruyor ve en büyük bedeli yine halk ödüyor.
Savaşın kazananı yoktur, ama kaybedeni her zaman aynıdır: İnsan. Bu nedenle “filler tepişirken çimenler ezilir” sözü, bugün her zamankinden daha anlamlıdır. Büyük güçlerin hesaplaşması sürerken, sıradan insanların hayatları altüst olur.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Haklı olmak mı önemli, yoksa barışı koruyabilmek mi?
Çünkü tarih, gücün geçici olduğunu; ama yıkımın kalıcı izler bıraktığını defalarca göstermiştir. Ve her savaş, geride yalnızca harabeler değil, aynı zamanda derin bir insanlık sınavı bırakır.