Kâbe-i Muazzama…
Yeryüzünde insanlığın secdeyle tanıştığı ilk kutlu durak…

Hazret-i Âdem’in elleriyle yükselen, Nuh Tufanı’nın ardından Hazret-i İbrahim ile oğlu İsmail’in yeniden ihyâ ettiği mukaddes emanet…

Taşları dua ile örülmüş, temelleri teslimiyetle atılmıştı.

İbrahim aleyhisselâm ile İsmail aleyhisselâm, Beytullah’ın duvarlarını yükseltirken yalnız taş taşımıyorlardı; insanlığın kıyamete kadar sürecek kulluk yolunu da inşa ediyorlardı.

İnşâ tamamlandığında Kâbe’nin etrafında tavaf ettiler. Sonra ilâhî emir geldi:

“İnsanları hacca davet et…”
O davet, asırları aşarak gönüllere ulaştı.

Çölleri aşan kervanlar, susuz yollar, yorgun ayaklar hep o çağrıya yöneldi.

Çünkü Kâbe yalnız bir bina değildi; Allah’ın yeryüzündeki rahmet nişânesiydi.

O günlerde Beytullah tertemizdi. İçinde put yoktu, şirk yoktu. Secde eden alınların gözyaşı vardı.

Fakat zaman geçti; insanlar elleriyle yaptıkları putlara secde etmeye başladılar.

Kâbe’nin çevresi heykellerle doldu. Kurbanlar Allah adına değil, taşlar adına kesildi. Hakikatin yerini karanlık aldı.

Yine de Mekke’nin kalbindeki o sır sönmedi.

İnsanlar uzak diyarlardan Kâbe’yi görmek için geliyor, tavaf ediyor, ticaret yapıyorlardı.

Yemen’den Şam’a uzanan kervan yolları Mekke’de birleşiyordu.

Çünkü Beytullah’ın bulunduğu şehir yalnız çöl ortasında bir şehir değil; insanlığın kalbiydi.

Bu şerefi kıskanan Yemen Valisi Ebrehe, San’a’da büyük bir mâbed yaptırdı.

İnsanların artık Kâbe’ye değil, kendi yaptırdığı binaya gelmesini istedi. Fakat gönüller taş binaya değil, Beytullah’a akıyordu.

Kin ve kibir, sonunda Ebrehe’yi Kâbe’ye savaş açmaya sürükledi.
Fillerle güçlendirilmiş ordusuyla Mekke’ye yürüdü.

Yollar titrese de kalpler teslimdi.
Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib, Ebrehe’nin karşısına çıktığında ondan yalnız develerini istedi.

Çünkü biliyordu:
“Ben develerin sahibiyim; Kâbe’nin sahibi ise Allah’tır.”

Bu söz, çağları aşan bir teslimiyet oldu.

Sonra Abdülmuttalib, Kâbe’nin örtüsüne tutunup dua etti:
“Yâ Rabbi… Biz aciziz. Bu Beyt’in sahibi sensin. Onu sen koru…”
Ve göklerden ebâbîl kuşları geldi.

Küçücük taşlar, kibirle yürüyen orduları yere serdi.

Filler Kâbe’ye yürümedi.
Ordular dağıldı.

Ebrehe helâk oldu.
O yıl, Fil Senesi oldu.

Ve insanlık, büyük bir doğuma hazırlanıyordu…

Henüz dünyaya teşrif etmeden önce bile Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin nuru âlemleri kuşatıyordu.

Onun hürmetine Mekke berekete kavuştu. Onun gelişiyle putlarla kirletilen Kâbe yeniden tevhide dönecekti.

Asırlar sonra yine milyonlar aynı çağrıya koşacaktı:

“Lebbeyk Allahümme Lebbeyk…”
Çünkü Mekke, yalnız bir şehir değildir.

İbrahim’in duası, Hacer validemizin sabrı, İsmail’in teslimiyeti, Bilâl’in ezanı, Hamza’nın cesareti, Peygamber Efendimizin gözyaşıdır.
Her müminin içinde gizli bir Mekke özlemi vardır.

Bir gün Beytullah’ı görmek, Kâbe’ye yüz sürmek, Zemzem’den kana kana içmek ister insan.

Bu yüzden gönüller şöyle dua eder:
“Bu yıl sana geleceğim ey Mekke…

Beytullah’ı göreceğim…
Zemzeminden içeceğim…”

Çünkü Hacerü’l-Esved bazen taş değil, insanın kalbinde taşıdığı hasrettir.

Mekke’ye duyulan özlem, yalnız bir yolculuk arzusu değil; Allah’a yaklaşma arzusudur.

Huccac sana koşar ey kutlu şehir…
Lebbeyk nidâları semaya yükselir.

Günahkâr gönüller affı orada arar.
Yorgun ruhlar orada huzur bulur.

Bilâl’in sesi sende yankılandı.
Hamza’nın adımları senin sokaklarında duyuldu.

Ashâb-ı kirâm senin toprağında yürüdü.

Kur’ân senin gecelerinde inmeye başladı.

Sen, vahyin şehrisin Mekke…
Sen, Enbiyâ’nın hatırasısın…

Sen, secdelerin kıblesisin…

Ve bugün de bir garip kul, uzak diyarlardan sana bakıp şöyle dua eder:
“Yâ Rabbi…
Bir gün beni de o mübarek beldeye ulaştır…

Kâbe’nin gölgesinde ağlayan kullar arasına kat…

Habibine salât ü selam getirenlerden eyle…”

Çünkü Mekke’yi sevenin gönlü yetim kalmaz.

Kâbe’ye yönelen kalp, sonunda Rabbine varır.

HIDAYET DOGAN OSMANOGLU
TV. Kul. Bak. Halk Sairi