​Hava kurşun gibi ağır değildi sefer ...

Bıçak gibi keskin, ateş misali can acıtıcıydı...

Tarihler 22 Aralık 1914'ü gösteriyordu.

Yer: Allahuekber Dağları...

Göz gözü görmüyor, rüzgar bir ıslık değil, bir ağıt gibi uğulduyordu kulaklarda...

Savurduğu kar taneleri, yüzlere iğne gibi batıyordu.

​Ağızdan çıkan buharın havada donduğu, termometrelerin -39’u gösterdiği buzdan bir kıyametin ortasındalardı.

​Üzerlerinde yazlık kıyafetler... Ayaklarında çarıklar...

Düşman karşıda değildi bu defa. Ciğerlerine çektikleri o dondurucu nefes, soludukları buzdan havaydı...

​Bacaklar yanıyor, sonra uyuşuyor, acı yerini derin bir hissizliğe bırakıyordu. Yürüyecek mecalleri kalmamıştı. Solukları tıkanmıştı artık.

Bir Mehmetçik cılız bir sesle komutanına fısıldadı:

"Komutanım...

"Komutanım...

Bacaklarımız durdu, dermanımız kalmadı, biraz dinlensek mi?"

​Bilmiyorlardı ki o "biraz" dinlenmek, bir daha hiç uyanmamaya, ölüme gebeydi adeta...

Ölüme "gel beni al" demekti...

Kirpikleri beyaza bürünmüş, gözlerini açamıyorlardı. Nefeslerinden çıkan buhar, bıyıklarında buz parçacıklarına dönüşüyordu. Ölümü kokluyorlardı artık...

​Kimi yapraksız bir ağacın dibine sığındı, kimi bir arkadaşının omzuna...

"Belki" diyorlardı, "belki bir nebze sıcaklık buluruz birbirimizde."

Ama nafile...

O beyaz örtü, hepsinin üzerini birer birer kapatıyor, etraf derin bir sessizliğe bürünerek yerini tipinin ıslığına bırakıyordu.

​Enver Paşa’nın o harita üzerindeki büyük hayalleri, Allahuekber Dağları’nın gerçeğine çarpıp paramparça olmuştu.

90 bin asker...

90 bin ana kuzusu...

90 bin vatan evladı...

Tek bir kurşun sıkamadan, tek bir mermi sesini duyamadan; sadece rüzgarın o vahşi sesiyle veda ettiler dünyaya.

​Birbirlerine sarılarak dondular...

Sonsuzluğa el ele, omuz omuza yürüdüler...

Tarih onları "donarak can verenler" diye yazdı ama onlar, vatanın namusunu korumak için kardan birer anıta dönüştüler.

*************************

​Bugün, sırtımızı kalorifer peteklerine yaslayıp elimizdeki sıcak çayı yudumlarken bir an durup camdan dışarı bakalım ve o beyaz ölümü düşünelim.

Sıcak bir odaya geçip de, ayaklarımız ısındığında; o dağlarda bedeni buz kesen o yiğitleri hatırlayalım.

​Onlar orada sustular ki, biz burada hürce konuşalım diye...

Onlar orada dondular ki, biz bu topraklarda ısınmaya devam edelim diye...

​Mekanları cennet olsun...

Sarıkamış sadece bir harekat değildir; bu milletin beyaz kağıda kanla değil, buzla yazdığı en hazin hüzündür.