Sadece bir gün değil, her nefeste yanımızda olan; şiddete değil, saygıya layık ellerin hikâyesi.
Yıl 1919.
İstanbul işgal altında.
Tıbbiyeliler ayakta.
Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin iki kulesi arasına dev bir Türk bayrağı asıyorlar.
İngiliz işgaline karşı "buradayız" diyorlar.
İşte 14 Mart budur.
Sadece bir bayram değil…
Bir direniştir.
Bir vatan savunmasıdır.
Bugün bakıyorum…
O günün kahraman tıbbiyelilerinden, bugünün yorgun hekimlerine.
Gece gündüz demeden…
Kendi canını hiçe sayıp başkasının canına koşanlara.
Pandemide gördük onları.
En öndeydiler.
Depremde gördük onları.
Enkazın altından el tutuyorlardı.
Beyaz önlükleri, umudun rengiydi.
Ama biz ne yaptık?
Sözel şiddetle başladık.
Fiziksel şiddetle devam ettik.
Yurt dışına gidenlere "giderlerse gitsinler" dedik.
Oysa giden sadece bir doktor değil…
Bu milletin emeğiydi.
Bu toprakların zekâsıydı.
Doktor dediğin sadece reçete yazan değildir.
Senin en çaresiz anında sığındığın limandır.
Çocuğun ateşlendiğinde ilk aradığın sestir.
Annen, baban ameliyathaneye girdiğinde duandan sonra güvendiğin o ellerdir.
Şimdi 14 Mart geldi.
Yine kutlamalar yapılacak.
Yine süslü laflar edilecek.
Ama asıl mesele başka:
O elleri kırmamak.
O yürekleri küstürmemek.
O beyaz önlüklere leke sürmemek.
Atatürk boşuna demedi;
“Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!” diye.
Çünkü o, bu toprakların evlatlarındaki o fedakârlık ruhunu biliyordu.
O zekâyı, o vicdanı tanıyordu.
Bugün doğusundan-batısına, kuzeyinden-güneyine kadar ülkemizin tüm hastanelerinden, Türkiye’nin en ücra köylerindeki sağlık ocaklarına kadar…
Nöbet başında sabahlayanlara...
Uykusuz gözlerle şifa dağıtanlara...
Hakkı asla ödenmeyecek olanlara…
14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun.
Ama sadece dilde değil.
Hürmetle…
Saygıyla…
Ve vicdanla...
