
Hakk’a yürüyüşünün yedinci yılında, bir mezar taşının başında değil; bir milletin hafızasında duruyor Ozan Arif...
13 Şubat…
Samsun Kıranköy Mezarlığı…
Toprak altında bir beden, ama dillerde hâlâ yankılanan destanlar…
“Tevellüt kırkdokuz, adım Arif’tir…” diye başlayan o vakur ses, aslında sadece bir şairin değil; bir dönemin vicdanının sesiydi.
Ozan Arif, adı bir siyasi hareketle anılmış olabilir. Ancak onu kalıplara sığdırmak, kopuzu bir parti rozetiyle sınırlamak haksızlık olur. Onun şiirlerinde parti değil; vatan vardı. Bayrak vardı. Devlet vardı. Ve her şeyden öte bir millet kaygısı vardı.
Bazı insanlar konuşur, anlatamaz.
Bazı insanlar iki dizeyle çağın özetini yapar.
Ozan Arif işte o ikinci türdendi.
Bir öğretmendi aslında. Beş yıl sınıfta, dört yıl idarecilikte genç dimağlara dokundu. Ama onun kürsüsü sınıf tahtası değildi sadece; meydanlardı, konser salonlarıydı, Anadolu’nun dört bir yanındaki gönüllerdi.
"Bir elinde bilgisayar,
Bir elinde Kûr-an olsun…”
derken gençliğe sadece slogan değil, istikamet gösteriyordu. Hem çağın içinde kalmayı hem de köklerinden kopmamayı öğütlüyordu.
1980 sonrası sürgün yılları…
Ve on bir yıl sonra yurda dönüş…
“Toprağı bozulmuş, taşı bozulmuş…” diye haykırırken aslında bir coğrafyanın değil, bir ruhun değişimine ağıt yakıyordu.
O dönüş, sadece fiziki bir dönüş değildi; bir hayal kırıklığının da ifadesiydi.
Onun en keskin dili, devleti bölmek isteyenlereydi. Tavizsizdi. Sözünü sakınmazdı. Bazen sertti ama inandığı yerden konuşurdu. Çünkü o kendisini şöyle tanımlıyordu:
“Ben Arif’im, baba bildim devleti.
Benim işim uyandırmak milleti.”
Belki de onu farklı kılan buydu. Şairliği kadar, “uyandırma” iddiası.
Turan ülküsü, esir Türklerin gözyaşı, milletin birliği…
Henüz on altı yaşındayken yazdığı dizelerde bile bir ufuk vardı. Bir coğrafyadan çok bir idealin adıydı Turan onun için.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu görüyoruz:
Ozan Arif sadece şiir yazmadı.
Bir ruh hâlini kayıt altına aldı.
Bir dönemin heyecanını, kırgınlığını, öfkesini ve umudunu mısralara hapsetti.
Şimdi yedi yıl geçti aramızdan ayrılalı.
Ama bazı insanlar ölmez.
Onlar sustuğunda bile dizeleri konuşur.
Belki bugün söylediklerinin hepsi aynı şekilde tartışılabilir. Zaman değişir, şartlar değişir. Fakat bir şey değişmez: Samimiyet.
Ozan Arif’in en güçlü tarafı buydu. Samimiyeti.
Yaşarken alkışlanan, eleştirilen, tartışılan bir isimdi.
Ama öldükten sonra bile destanlarıyla yaşamayı başardı.
Ve belki de dediği gibi:
“Bugün bilinmezse, yarın bilinir.”
13 Şubat’ta bir mezarı değil, bir hatırayı anıyoruz.
Bir sesi, bir kopuzu, bir inancı…
Ruhun şâd olsun, gönül adamı.
Destanların susmayacak.