Çocukluğun en tuhaf yanı şudur: Büyüklerin normal kabul ettiği şeyler, çocuk kalbinde kocaman sorulara dönüşür. Biz masallarla büyüdük derler ya… Ben masallarla biraz ürkerek büyüdüm.
İlkokul çağında, renkli kapaklı kitaplardan taşan o büyülü dünyaların içine girerken kimse bize şunu söylememişti: Masallar bazen karanlıktır. Hem de çocuk aklının kolayca sindiremeyeceği kadar karanlık.
Kırmızı şapkalı küçük bir kızın hikâyesi diye başladık. Sonra bir kurt çıktı. Sadece korkutmakla kalmadı; yuttu. Hem de büyükanneyi ve çocuğu. Sonra bir avcı geldi, kurdun karnını yardı, içinden insanlar çıktı. Çocuk zihnim bu sahneyi nereye koyacağını bilemedi. “Masal bu” demek yetmiyordu; çünkü masallar çocuk için gerçektir.
Bir başka masalda, bir kavalcı vardı. Fareleri götürmesi için çağrılmıştı. Görevini yaptı, ama ücretini alamadı. Sonra şehrin çocuklarını götürdü. Bir daha geri getirmedi. Bu masalı dinleyen çocuklar olarak içimizden biri sessizce sormuştu belki de:
“Büyükler sözünü tutmazsa çocuklar neden cezalandırılır?”
Kibritçi kızın hikâyesi ise bambaşka bir sızıydı. Soğuk bir sokak, titreyen bir çocuk ve tek tek yakılan kibritler… Masalın sonunda sabah olurdu. Ama umut olmazdı. Çocuk kalbi, “neden kimse kapıyı açmadı?” sorusunu uzun süre unutamazdı.
Hansel ve Gretel cadının fırınına yaklaşırken, Pamuk Prenses zehirli elmaya uzanırken, masalların içindeki dünya gittikçe tuhaflaşıyordu. Sanki çocuklara anlatılan hikâyeler değil, büyüklere verilmiş gizli derslerdi bunlar. Grimm Kardeşler ve Andersen böyle düşünmüş olabilir ama biz çocukken okuduk bunları.

Sonra bir gün başka masallarla tanıştım. İçinde hile vardı, mizah vardı, bilgelik vardı. İnsanlar hata yapıyor ama ders çıkarıyordu. Kahramanlar korkudan çok zekâyla kazanıyordu. Gülümseyerek biten masalların da var olduğunu öğrendim.

O gün fark ettim: Masallar sadece çocuklara anlatılmıyormuş. Masallar aslında toplumların aynasıymış. Korkularını, açlıklarını, adaletsizliklerini, umutlarını sakladıkları bir sandık…

Belki Batı masalları karanlıktu çünkü uzun kışlar vardı. Açlık vardı. Savaşlar vardı. Belki o yüzden çocuklara hayatın sertliğini erkenden fısıldıyorlardı.

Belki bizim masallarımız daha yumuşaktı çünkü gülmeyi öğreten bir bilgelik vardı. Nasihatı bile şakayla söyleyen bir dil…
Eflatun Cem Guney'in ki kendisi Masalcı babsa diye anılır Nasreddin Hoca ve Dede korkut masallarinda bunu hissettim.

Ama hâlâ şu soruyu kendime sorarım:
Masallar çocukları hayata hazırlamak için mi karanlıktır, yoksa büyükler kendi korkularını çocuklara emanet ettiği için mi?

Belki de cevap şudur:
Masallar karanlık değildir. Masallar dürüsttür.
Hayatın ışığını anlatabilmek için gölgesini de göstermek zorundadırlar. Dıyebilir miyiz?