
“Beytülmâlden haksız yere bir hırka aşıran, harp meydanında ölse bile şehit sayılmaz.”
Bu cümle, insanı durup düşünmeye sevk eden ağır bir hakikati önümüze koyuyor.
Bir hırka…Belki maddi değeri çok büyük değil.Fakat mesele hırkanın değeri değil.Mesele emanete el uzatmaktır.
Mesele, kendisine ait olmayan bir malı sahiplenmektir.
Mesele, milletin, ümmetin, yetimin, yoksulun, devletin hakkına girmektir.
Çünkü beytülmâl, sadece bir hazine değildir.
Beytülmâl, insanların hakkının toplandığı emanettir.
Ve emanetin hesabı vardır.
Beytülmâl, lügat itibarıyla “mal evi”, “hazine” anlamına gelir.
İslâm'ın ilk dönemlerinde henüz müstakil bir hazine teşkilatı bulunmadığı için elde edilen gelirler ve ganimetler bekletilmeden hak sahiplerine dağıtılırdı.
Hz. Ömer (r.a.) döneminde ise devletin gelir kaynakları genişledi, Medine-i Münevvere'ye önemli miktarda mallar gelmeye başladı.
Bunun üzerine toplanan malların korunması ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için düzenli bir hazine oluşturuldu.
İşte buna Beytülmâl denildi.
Hz. Ömer (r.a.) bu uygulamayı başlatırken bazı sahabeler, önceki uygulamanın devam ettirilerek malların bekletilmeden dağıtılması gerektiğini düşündüler.
Hz. Ömer ise Kur'an-ı Kerim'deki Haşr Suresi'nin ilgili ayetlerine dayanarak, bu malların yalnızca o gün yaşayan insanlara ait olmadığını, daha sonra gelecek Müslümanların da hakkının bulunduğunu ifade etti.
Bu anlayışın altında çok büyük bir adalet duygusu vardı:Bugün elimizde bulunan kamu malı, sadece bugünün insanının malı değildir.
Yarının yetiminin de hakkı vardır.Yarının fakirinin de hakkı vardır.Yarının toplumunun da hakkı vardır.İşte bunun için emanete sahip çıkmak gerekir.
Mal geçer, makam geçer,
Dünya denen han geçer.
Emanete sahip çıkan
Başını dik, alnını ak geçer.
Sıddîk-ı Ekber Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife olduğunda, kendisine beytülmâlden bir tahsisat verilmesi uygun görüldü.
Kendisine bir miktar maaş bağlandı.Fakat Hz. Ebû Bekir bir müddet sonra bu maaşın hakkını gerektiği gibi verememekten korktuğunu ifade etti ve tahsisatının azaltılmasını istedi.
Daha sonra vefatına yakın, beytülmâlden aldığı şeylerin hesabını yaptı.
Kendisine verilen mal, köle, deve ve elbise gibi şeylerin, vefatından sonra hazineye iade edilmesini vasiyet etti.
Düşünün…Devletin en üst makamında bulunan bir insan, “Bana verildi, artık benimdir.” demiyor.
Tam tersine: Acaba hakkım olmayan bir şey benim elimde kalmış mıdır? diye düşünüyor.
Bugün makam sahipleri için bundan daha büyük bir ders olabilir mi?
Hz. Ömer'in (r.a.) beytülmâl hassasiyetini anlatan meşhur rivayetlerden biri de bir mum hadisesidir.
Hz. Ömer halifeyken, Abdurrahman bin Avf (r.a.) kendisini ziyarete gelir. Selam verir ve oturur. Hz. Ömer devlet işleriyle meşguldür.
Devlet işini konuştuğu süre içerisinde beytülmâle ait olan mumu kullanmaktadır. İşini bitirdiğinde ise o mumu söndürür, kendi şahsına ait mumu yakar ve ondan sonra Abdurrahman bin Avf'ın selamını alarak onunla özel meselelerini konuşmaya başlar.
Bir mum!Bugünün dünyasında belki birkaç liralık bir masraf…
Ama Hz. Ömer'in derdi mumun fiyatı değildir.
Devletin bir kuruşu bile olsa, kişisel işinde kullanmamaktır.
Çünkü kamu malı ile şahsî mal arasındaki çizgi, vicdanda başlar.
Bir mumun ışığında görüldü hak,
Küçük sanma emaneti sakın.
Bir kuruşun hesabı varsa yarın,
Dünyada neye güvenir insan?
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) döneminde ganimet malları konusunda gösterilen hassasiyet de düşündürücüdür.
Taif Gazvesi sonrasında, ganimet mallarından habersizce bir şey alanların bunu geri getirmeleri emredildi.
Hz. Peygamber'in amcaoğlu Hz. Âkil'in, hanımına verdiği bir dikiş iğnesini bile ganimet malına hıyanet korkusuyla geri getirip teslim ettiği rivayet edilir.
Bir iğne!İşte mesele yine iğnenin kendisi değildir.
Mesele şudur:“Bana ait olmayan bir şeyi, küçük bile olsa, nasıl üzerimde tutarım?”İşte emanet anlayışı budur.
Bugün “Bu kadarcıktan ne olur?” diyerek küçümsediğimiz şey, yarın büyüyen bir alışkanlığın başlangıcı olabilir.
Bir kalem…Bir litre yakıt…Bir kamu aracı…Bir telefon…Bir kamu binasının imkânları…
Bir ihale…Bir tahsis…Bir makamın sağladığı özel menfaat…
Hepsinde aynı soru vardır:Bu gerçekten kamu hizmeti için mi, yoksa şahsî menfaat için mi?
Hayber Savaşı kazanılmış, ganimetler bazı kalelerde toplanmıştı.
Rasûlullah (s.a.v.), ganimetlerin korunması için muhafızlar tayin etmiş ve taksimden önce ganimet malından gizlice bir iğne dahi alanın büyük bir sorumluluk altına gireceğini bildirmiştir.
Rivayetlerde, ganimet malından yararlanan bir kimsenin ölümü üzerine Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ağır bir uyarıda bulunduğu ve Hz. Ömer'e, insanlara cennete ancak iman edenlerin gireceğini ilan etmesini söylediği aktarılır.
Bütün bunların bize söylediği şudur:İnsanların görmediği yerde yapılan haksızlık, Allah'ın görmediği anlamına gelmez.
Hz. Ömer'in torunu olan Ömer b. Abdülaziz'in hayatı da devlet yönetiminde sorumluluk duygusunun çarpıcı örneklerinden biri olarak anlatılır.
Vefatından sonra akrabaları hanımına taziyeye gelir ve ondan eşinin faziletlerini anlatmasını isterler.
Hanımı, Ömer b. Abdülaziz'in Allah korkusundan çok ağladığını, geceleri ibadet ettiğini ve insanların sorumluluğunu düşündükçe büyük bir endişeye kapıldığını anlatır.
Bir gece iki rekât namaz kıldıktan sonra sabaha kadar ağladığı ve kendisine:“Bu gece niçin bu kadar ağlıyorsun?” diye sorulduğunda şöyle cevap verdiği rivayet edilir:“Bu milletin zenginine de fakirine de sultanlık yapıyorum. Memleketin dört bir yanında yaşayan insanların hesabı benden sorulacak. Nasıl ağlamayayım?”
Sonra da:“Âhirette bu hesabın altından kalkamazsam hâlim nice olur?”diye düşündüğünü söyler.
İşte devlet yönetimini böyle gören bir anlayış vardı.Makam, nimet değil sadece.Makam, hesaptır.Makam, emanettir.Ve Makam, Bbüyük bir sorumluluktur.
Başta Devletin en üst makamlarında bulunanlar olmak üzere; Bakanlar, milletvekilleri, Valiler, Belediye başkanları, bürokratlar ve Kamu görevi yapan herkes için bu anlayış üzerinde düşünmek gerekir.
Çünkü kamu görevi, şahsî servet edinme kapısı değildir.
Bir insan göreve geldiğinde sahip olmadığı bir servete, görev süresi içerisinde kavuşuyorsa elbette şu soru sorulabilir:
Bu servetin kaynağı nedir?
Bu soru bir suçlama değildir.
Tam tersine, şeffaflık ve hesap verebilirlik gereğidir.
Çünkü kamu görevi yapan insanın mal varlığının ve ekonomik ilişkilerinin gerektiğinde hukuka ve topluma karşı açıklanabilir olması, kamu güveninin temel unsurlarındandır.
Hz. Ömer'e (r.a.) nispet edilen rivayetlerden birinde, oğlu Âsım'ın evliliği sırasında beytülmâlden bir süre yardım edildiği, daha sonra bu tahsisatın kesildiği anlatılır.
Hz. Ömer, oğluna kamu malının haksız şekilde kullanılmasını helal görmediğini, bir müddet yardım edildiğini ancak bundan sonra geçimini kendi imkânlarıyla sağlaması gerektiğini söyler.
Kendi malından, kendi emeğinden, kendi ticaretinden geçimini sağlamasını ister.
Buradaki ders açıktır:Bir kamu görevlisinin yakını olmak, kamu malı üzerinde sınırsız hak sahibi olmak değildir.
Bugün de aynı soru geçerlidir:Bir makam sahibi olmasaydınız, yakınlarınıza sağlanan o imkânlar yine sağlanacak mıydı?
Bir şirket, bir ihale, bir tahsis, bir imtiyaz, bir iş bağlantısı…
Eğer kişinin makamı ortadan kalktığında bütün bu imkânlar da ortadan kalkıyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir çıkar çatışması ihtimali var demektir.
Hz. Abbas'a (r.a.) nispet edilen başka bir rivayette de kamu görevi sonrasında elde edilen mallar üzerinden yaşanan bir tartışma anlatılır.
Hz. Abbas'ın (ra.)valilik görevi bittikten sonra birkaç deve yükü malla Mekke'ye döndüğü, Hz. Ömer'in bu malların kaynağını sorduğu ve kamu görevi sırasında elde edilen servet konusunda şüphe duyduğu aktarılır.
Hz. Abbas bunun ticaretten elde edildiğini söyler.Hz.Ömer ra. ise Ya Abbas bunlar sen orada Vali olmasaydın sana verilir miydi?diye sorar.Hz. Abbas ra. Elbette verilmezdi buyurur.
Hz.Ömer ra. bunları Beytül Male iade edersen senin için daha uygun olur der.Hz. Abbas düşünmek için süre ister.
O gece uykusunda gördüğü sıkıntılar üzerine sabah erkenden Hz. Ömer'in yanına giderek doğru söyledin Ya Emirel Müminiyn diyerek o mallların tamamını Hazineye teslim eder.
Rivayetin sonunda Hz. Ömer'in temel yaklaşımı şu şekilde aktarılır:
“Kamu yöneticileri görevleri sırasında zenginleşmemelidir.”
Bugün bu cümle üzerinde uzun uzun düşünmemiz gerekmez mi?
Bir insan göreve geldiğinde neye sahipti?
Görevden ayrıldığında neye sahip oldu?
Görevi sırasında kimlerle ticari ilişki kurdu?
Yakınları hangi imkânlara kavuştu?
Kamu gücü ile özel kazanç birbirine karıştı mı?
Bunlar, hukuk devletinin ve kamu ahlâkının sorması gereken sorulardır.
1990'lı yıllarda İstanbul'da yaşanan İSKİ yolsuzluğu, Türkiye'nin kamu yönetimi tarihinde uzun süre tartışılan olaylardan biri olmuştu.
Bugün de kamu kaynaklarının kullanımı konusunda zaman zaman ciddi iddialar gündeme geliyor.
Burada yapılması gereken, herhangi bir kişiyi delilsiz biçimde suçlamak değildir.
Yapılması gereken çok daha basittir:Denetlemek.Şeffaf olmak.Hesap vermek.Kamu malının hesabını millete verebilmek.
Bir yöneticinin göreve geldiğinde ve görevden ayrıldığında sahip olduğu mal varlığı arasındaki değişim, hukuka uygun biçimde incelenebilmeli; gelir ve servet arasındaki ilişki gerektiğinde açıklanabilmelidir.
Çünkü kamu görevi yapan insanın en büyük güvencesi, hesabının temiz olmasıdır.
Makama geldin, makam senin değil,
Milletin verdiği bir emanettir.
Dünya malı elde kalır sanma,
Her nimet bir gün imtihandır.
İnanan insan için mesele burada bitmez.
Çünkü İslâm'da hayat yalnızca dünyadan ibaret değildir.Kul hakkı vardır.Beytülmâl hakkı vardır.Tüyü bitmemiş Yetimin hakkı vardır.
Fakirin hakkı vardır.Milletin hakkı vardır.
Ve bütün bunların bir de âhiret hesabı vardır.
İnsan dünyada makamına güvenebilir.Parasına güvenebilir.Çevresine güvenebilir.Gücüne güvenebilir.
Ama Mahşerde bunların hiçbirinin garantisi yoktur.
Orada insan, yaptığı işlerin hesabıyla baş başa kalacaktır.
Peygamber Efendimiz'in insanın ömründen, ilminden, malından ve bedeninden hesaba çekileceğini bildiren hadisleri de bize hayatın başıboş olmadığını hatırlatır.
İşte bu yüzden Beytülmâl meselesi sadece ekonominin konusu değildir.
Ahlâkın konusudur.Vicdanın konusudur.Adaletin konusudur.
Ve inanan insan için âhiretin konusudur.
Devlet malı, bir yöneticinin şahsî malı değildir.
Belediye bütçesi, belediye başkanının şahsî bütçesi değildir.
Kamu aracı, makam sahibinin aile aracına dönüşmemelidir.
Kamu imkânları, yakınları zenginleştirme vasıtası hâline gelmemelidir.
Kamu görevi, kişisel servet edinmenin basamağı olmamalıdır.
Bütün bunları söylerken ölçümüz de adalet olmalıdır.
Delilsiz suçlamadan kaçınmak, fakat kamu malının hesabını sormaktan da çekinmemek gerekir.
Çünkü hesap sormak düşmanlık değildir.
Şeffaflık istemek suçlama değildir.
Kamu malının korunmasını istemek siyaset üstü bir ahlâk meselesidir.
Ve belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:“Bana emanet edilen mala ne kadar sadık kaldım?”
Çünkü bir gün makamlar bitecek.Bir gün unvanlar bitecek.
Bir gün kasalar, arabalar, binalar, şirketler, servetler geride kalacak.
İnsan, dünyaya geldiği gibi yalnız kalacak.
Ve geriye sadece yaptıkları kalacak.
Ne taht kalır, ne taç kalır,
Ne servet, ne de şöhret kalır.
Emanet ehline verilmişse
Geride temiz bir iz kalır.
Allah’ım…Bize emanet edilen kamu malını kendi malımızdan daha dikkatli korumayı,Beytülmâl hakkını gözetmeyi,
Kul hakkına girmekten ve başkasının hakkını kendi hakkımız sanmaktan bizleri muhafaza eyle.
Bize makam verdiğinde kibirden,İmkân verdiğinde israftan,Güç verdiğinde zulümden,Yetki verdiğinde emanete ihanetten uzak eyle.
Allah’ım, milletin hakkını şahsî menfaatlere kurban etmekten bizleri koru.Beytülmâle el uzatmayı, emanete hıyanet etmeyi ve kamu imkânlarını yakınlarımıza veya kendimize menfaat kapısı hâline getirmeyi nasip etme.
Eğer bir emaneti taşıyorsak hakkıyla taşımayı,Bir yetki kullanıyorsak adaletle kullanmayı,Bir karar veriyorsak hakkaniyetten ayrılmamayı bizlere nasip eyle.
Bize hesap günü gelmeden önce kendi nefsimizi hesaba çekmeyi öğret.Kimsenin hakkını üzerimizde bırakma.Bizim hakkımızı yiyenleri de affedebilecek bir gönül,Hakkını yediğimiz kimselerden helallik isteyebilecek bir vicdan nasip eyle.
Ya Rabbi,Bizi makamla değil emanetle,Servetle değil helâlle,
Şöhretle değil güzel amelle anılan kullarından eyle.
Çünkü biliyoruz ki:Bir gün makamlar bitecek,Bir gün unvanlar bitecek,Bir gün dünya malı geride kalacak.
Geriye yalnızca yaptıklarımız,koruduğumuz emanetler ve üzerimizdeki kul hakları kalacak.
Allah’ım,Bize temiz bir vicdan,helâl bir kazanç,adil bir yönetim,
emanete sadık bir ömürve huzuruna kul hakkı taşımadan çıkmayı nasip eyle...Âmin.
HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
TC.KÜL.VE TURİZM BAK.HALK ŞAİRİ
KAMU HAZİNESİ=BEYTÜLMÂL: EMANETİN ELBETTE MAHŞERDE VERİLECEK HESABI VAR...
Hidayet DOĞAN
Yorumlar