Dünya küçüldü diyorlar. Teknoloji mesafeleri ortadan kaldırdı, sınırlar anlamını yitirdi. Bir zamanlar günler sonra öğrendiğimiz haberler artık saniyeler içinde cebimize düşüyor. Dünyanın öbür ucunda patlayan bir bombanın görüntüsü, birkaç saniye sonra evimizin salonunda beliriyor.
Ama insan bazen şu soruyu sormadan edemiyor: Dünya mı küçüldü, yoksa insanın kalbi mi?
Bugün savaşlar, cinayetler, yıkımlar gözlerimizin önünde yaşanıyor. Bir tarafta gözyaşı var, diğer tarafta hayatın gürültüsü… Bir şehirde insanlar enkaz altında kalırken başka bir yerde müzik yükseliyor, sofralar kuruluyor, eğlence devam ediyor. Acı ile kayıtsızlık aynı dünyanın içinde yan yana akıyor.
Oysa bir zamanlar hayat daha dar bir çemberde dönüyordu ama duygular daha genişti. Teknoloji henüz hayatın her anına hükmetmezken bizler sadece kendi mahallemizin hikâyelerini bilirdik. Bir evden yükselen ağıt, bütün sokağın sesini kısardı. Mahallede cenaze varsa radyonun düğmesine dokunulmazdı. Çünkü acı, sadece o evin değil, herkesin acısıydı.
Şimdi ise dünyanın dört bir yanındaki trajedilere aynı anda tanık oluyoruz. Bir şehirde binlerce insan bombalar altında hayatını kaybediyor. Haber bültenlerinde rakamlar geçiyor: yüzlerce ölü, binlerce yaralı… Sayılar büyüdükçe acı sanki küçülüyor. Birkaç dakika sonra başka bir görüntü, başka bir gündem, başka bir tartışma geliyor.
Belki de en büyük değişim burada başlıyor. Sürekli gördüğümüz acılar, kalplerimizin etrafında görünmez bir kabuk oluşturuyor. Her şeyi biliyoruz ama daha az hissediyoruz. Her şeye tanığız ama çok azına gerçekten dokunabiliyoruz.
Üstelik artık sadece izlemiyoruz; taraf da tutuyoruz. Savaşların bile seyircisi değil, taraftarı oluyoruz. İnsanların acısına bile kendi safımızdan bakıyor, ölümleri bile tuttuğumuz renge göre tartıyoruz.
Bazen kendi kendime soruyorum: Gazetelerin kasabamıza iki gün gecikmeli ulaştığı o günlerde, belki bugünkü kadar çok şey bilmiyorduk. Ama bildiklerimiz daha yakındı, daha gerçekti. Birinin acısı gerçekten içimize dokunurdu.
Belki daha az haberdardık… ama belki de daha çok insandık.
Bugün ise her şeyi görüyoruz.
Her şeyi biliyoruz.
Ama asıl soruyu sormaktan kaçıyoruz:
İnsanlık gerçekten ilerliyor mu, yoksa yavaş yavaş içimizden mi eksiliyor?