Özgür olmadan ahlaklı olunur mu diye düşünürken, aklına başka bir soru sızdı: İnsan gerçekten özgür olabilir mi? Bu soru hep aynı cevabı doğuruyordu içinde; kocaman bir olamaz. Sanki zihni, her yeni ihtimalin önüne görünmez bir “yasak” levhası dikiyordu. O halde yüzlerce yıldır süren bu kavga neyin kavgasıydı? İnsanı insanlıktan çıkaran, ama yine de bırakıp gidemediği şey neydi?

Bir filmde duyduğu cümleyi hatırladı. Bazen başkasının sözü, insanın kendi düşüncesinden daha sahici gelirdi.
“Aşkın üç cemresi vardır,” diyordu ses, “ilki göze düşer; bu güzelliktir. İkincisi kalbe düşer; bu sevgidir. Üçüncüsü ruha düşer; bu aşktır.”
Sonra kendi kendine gülümsedi. Göze düşen uçup gidiyordu. Ruha düştüğü sanılan da çoğu zaman çoktan gitmiş oluyordu. Geriye hep kalbe düşen kalıyordu. İnsan, en büyük hikâyelerini bile ortada kalan şeylerle yazıyordu.
Özgürlüğün eli kanlı bir katildi belki de. Çünkü insan özgürlük dediği her şey için bir şeyleri öldürmek zorunda kalıyordu: güvenini, huzurunu, bazen başkalarını, çoğu zaman da kendini.

İlk insanı düşündü. Belki o özgürdü. Avlan, beslen, üre. Malın yok, mülkün yok. Yol gösterenin yok. Kendinlesin. Kural yok. En güzeli buydu: düşünmek yok. Düşünse bile düşüncesinin adı yoktu. İsmi olmayan şeyler daha hafifti. Ne nihilistti ne varoluşçu ne determinist. Düşüncesinin sahibi yoktu, takipçisi yoktu, eleştireni yoktu. Kabile yoktu, reis yoktu, rahip yoktu.
Sonra bir yerde durdu zihni. Sanki görünmez bir el omzuna dokundu.

Ahlak.

İşte burada. Burada dur. Çünkü o insan ahlakı da bilmiyordu. Bilmediği bir şeyin eksikliğini hissedebilir miydi? Belki de bütün hikâye burada başlıyordu: Bilmediğin şeyin özlemini çekmek.
Yine başa döndü.
Özgürlük olmadan ahlak olmaz.
Ama ahlak nedir? Tanımlamadan konuşulamaz. Tanımlayınca da kaçınılmaz olarak daralır. İnsan her tanımda bir kapıyı kapatır, her kapıda biraz daha yalnız kalır.
Düşünmek yorucuydu. Çünkü her düşünce insanı başladığı yere geri getiriyordu. Ve insan en çok aynı yere ikinci kez gelmekten yoruluyordu.