İnsanlık tarihi, bir bakıma cehalet ile bilginin mücadelesinin tarihidir. Mağara duvarlarına çizilen ilk resimlerden yapay zekâ çağının algoritmalarına kadar insan, bilmediğini öğrenmeye çalışmış; karanlığı bilgiyle aydınlatmayı hedeflemiştir. Bu nedenle çoğu kişi için cevap oldukça nettir: Cehalet bilgiyle ortadan kalkar.
Fakat mesele bu kadar basit midir?
İlk bakışta cehalet, yalnızca bilgi eksikliği gibi görünür. Bir insanın bir konuyu bilmemesi, öğrenmesiyle çözülebilecek bir durumdur. Örneğin matematik bilmeyen birine matematik öğretilebilir; tarih bilmeyene tarih anlatılabilir. Bu anlamda cehalet, doldurulması gereken boş bir kap gibidir. Bilgi o kaba döküldüğünde sorun çözülmüş olur.
Ancak gerçek hayat bu kadar mekanik işlemez.
Çünkü cehalet çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil, bilgiye karşı dirençten doğar. İnsan bazen bilmediği için değil, bilmek istemediği için cahildir. Bu noktada cehalet bir eksiklik olmaktan çıkar; bir tutum hâline gelir. İşte bu durumda bilgi, cehaleti ortadan kaldırmak için tek başına yeterli olmayabilir.
Tarihte bunun pek çok örneği vardır. Dünya’nın yuvarlak olduğu yüzyıllar önce bilimsel olarak kanıtlanmış olsa da buna inanmayan insanlar bugün bile vardır. Aşıların milyonlarca insanın hayatını kurtardığı bilimsel bir gerçek olmasına rağmen, buna karşı çıkanlar hâlâ mevcuttur. Burada sorun bilgiye ulaşamamak değildir; sorun bilgiyi reddetmektir.
Bunun sebebi çoğu zaman psikolojiktir. İnsan zihni yeni bilgiyi her zaman kabul etmeye hazır değildir. Yeni bir bilgi, insanın inançlarını, alışkanlıklarını ya da dünyayı algılama biçimini tehdit ediyorsa zihinsel bir savunma mekanizması devreye girer. İnsan, gerçeği değiştiremeyeceğini anladığında bazen gerçeği inkâr etmeyi seçer.
Bu yüzden cehalet bazen karanlık bir oda değil, perdeleri sıkıca kapatılmış bir oda gibidir. Işık dışarıdadır ama içeri girmesine izin verilmez.
Bir başka mesele de bilgi ile bilgelik arasındaki farktır. Günümüzde bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolaydır. Bir telefon ekranına dokunarak dünyanın en büyük kütüphanelerine erişmek mümkündür. Fakat buna rağmen cehaletin ortadan kalktığını söylemek zor. Çünkü bilgiye sahip olmak ile o bilgiyi anlamlandırmak aynı şey değildir.
Bilgi, zihinde depolanabilir; fakat bilgelik, o bilgiyi doğru yerde ve doğru biçimde kullanabilme yeteneğidir. Cehaletin asıl panzehiri belki de sadece bilgi değil, eleştirel düşünme ve tevazudur. İnsan bilmediğini kabul edebildiği ölçüde öğrenmeye açık hâle gelir.
Sokrates’in ünlü sözü bu noktada oldukça anlamlıdır:
“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”
Bu söz aslında cehaletin farkında olmanın, cehaletin kendisinden daha değerli olduğunu anlatır. Çünkü kişi bilmediğini kabul ettiğinde öğrenme kapısı açılır. Oysa cehaletin en tehlikeli biçimi, cahilin kendini bilgili sanmasıdır. Bu durumda bilgi kapıyı çalsa bile içeri giremez.
Sonuç olarak şu soruya tekrar dönebiliriz:
Cehalet bilgiyle ortadan kalkar mı?
Cevap hem evet hem hayırdır.
Evet, çünkü bilgi insanı aydınlatır ve bilinmeyeni görünür hâle getirir.
Hayır, çünkü bilgi ancak onu kabul etmeye hazır bir zihinle buluştuğunda işe yarar.
Belki de asıl mesele cehaleti ortadan kaldırmak değil, insanı öğrenmeye açık hâle getirmektir. Çünkü öğrenmeye açık bir zihin için bilgi güneş gibidir; er ya da geç karanlığı dağıtır.
Ama kapıları kapalı bir zihin için, en parlak bilgi bile sadece dışarıdan vuran bir ışıktan ibarettir.