Ortadoğu’da sağlanan son ateşkes, kalıcı bir barıştan ziyade stratejik bir yeniden konumlanma süreci olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası kriz analizleri, düşünce kuruluşları, özellikle International Crisis Group raporları, birçok çatışmada ateşkeslerin kalıcı çözüm üretmekten ziyade gerilimi düşürmeye ve çatışmayı yönetilebilir seviyeye çekmeye hizmet ettiğini vurgulamaktadır. Düşünce kuruluşları analizlerine göre, İsrail açısından askeri operasyonlar mutlak zaferden ziyade caydırıcılık üretmeye yöneliktir. İsrail’in askeri stratejisinin çoğu zaman mutlak zaferden ziyade caydırıcılık üretmeye ve karşı tarafın kapasitesini sınırlamaya odaklandığını ortaya koymaktadır.

İran ise doğrudan savaş yerine uzun vadeli direnç stratejisi izlemekte, doğrudan büyük ölçekli savaşlardan kaçınarak bölgesel etkisini vekil unsurlar ve asimetrik yöntemler üzerinden sürdürdüğünü, vekil unsurlar üzerinden bölgesel etkisini sürdürdüğü de vurgulanmaktadır. Enerji boyutunda ise Hürmüz Boğazı, bu krizin askeri değil, ekonomik kalbidir. Council on Foreign Relations değerlendirmelerine göre burada yaşanan kriz küresel enerji arzını ciddi şekilde etkiliyor. ABD politikası ise iç siyasi dinamiklerden bağımsız değildir. BBC analizleri, Orta Doğu politikalarının iç kamuoyu ve siyasi baskılarla şekillendiğini göstermektedir. Türkiye bu tabloda dengeleyici bir aktör olarak öne çıkmakta, hem batı ile ilişkilerini sürdürebilmekte, hem de bölgesel aktörlerle temas kurabilmektedir. Bu durum Türkiye’ye stratejik bir manevra alanı sağlamaktadır.

Bölgeye ilişkin analizler, Ortadoğu’daki çatışmaların kısa sürede kesin sonuç üretmekten ziyade uzun süreye yayılan ve farklı yoğunluk seviyelerinde devam eden krizler şeklinde geliştiğini göstermektedir. Ortadoğu’da sağlanan son ateşkes, ilk bakışta bir sükûnet ortamı oluşturmuş gibi görünse de, “Sahada görev yapmış biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki; krizler kâğıt üzerinde bittiğinde değil, sahadaki etkisi ortadan kalktığında sona erer.” Bu bir barış değil, kontrollü bir gerilim yönetimidir. Uluslararası analizler, özellikle International Crisis Group raporları, ateşkeslerin çoğu zaman kalıcı çözüm üretmekten ziyade çatışmayı geçici olarak dondurduğunu ve taraflara yeniden konumlanma imkânı sağladığını ortaya koymaktadır. Ancak sahadaki gerçeklik, bu tespitin ötesinde daha nettir. Çatışmalar masada bitmez, sadece şekil değiştirir. Açıkça söyleyebilirim ki bazı aktörler kazanarak değil, kaybetmeyerek güçlenir. İran tam olarak bunu yapıyor.

Geopolitical Foresıght Instıtute. Analizinde; “Orta Koridor” yaklaşımının, Jeopolitik gündemin merkezine yerleştiğini, küresel ticaret ve enerji hatlarının ne kadar kırılgan bir zemine sahip olduğunu hatırlatıyor. Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bu hat; Çin’den başlayarak Orta Asya, Hazar geçişi, Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden Avrupa’ya uzanan en kısa kara ve demiryolu güzergâhlarından biri olarak öne çıkıyor. Kuzeyde Rusya üzerinden geçen ve güneyde deniz yollarına dayanan alternatiflere kıyasla hem mesafe hem de süre açısından ciddi bir avantaj sunuyor. Bu fark, sadece lojistik bir kolaylık değil; aynı zamanda ekonomik rekabet gücünü doğrudan etkileyen stratejik bir üstünlük anlamına geliyor.

Bugün gelinen noktada; Orta Koridor’un artık yalnızca bir ulaşım hattından ibaret olmadığı, aynı zamanda bir jeopolitik zorunluluk haline geldiği, İran çevresindeki belirsizliklerin ve Rusya-Batı hattındaki gerilimlerin, bu güzergâhı alternatif olmaktan çıkarıp merkezî bir eksene dönüştürdüğü, özellikle enerji ve kritik ticari akışların güvenliği açısından bu koridorun öneminin her geçen gün daha da arttığı görülüyor. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir gerçek var: Orta Koridor büyük bir potansiyel taşırken, aynı zamanda ciddi altyapı ve entegrasyon sorunlarıyla da karşı karşıya. Demiryolu ve karayolu ağlarının zayıflığı, geçişlerdeki bürokratik süreçler ve ülkeler arası uyum eksikliği, bu hattın gerçek kapasitesini henüz tam anlamıyla ortaya koyabilmiş değil. Buna rağmen mevcut veriler oldukça dikkat çekici. Çin’den hareket eden bir yük treninin Orta Koridor üzerinden yaklaşık 12–15 gün gibi kısa bir sürede İstanbul’a ulaşabilmesi, bu hattın gelecekte nasıl bir lojistik devrime dönüşebileceğinin açık göstergesidir. Deniz yoluyla 30–45 gün sürebilen taşımaların yarıdan da daha kısa sürede gerçekleşmesi, küresel ticaret dengelerini değiştirebilecek bir avantajdır.

Türkiye, Azerbaycan ve Orta Asya ülkeleri başta olmak üzere Çin’e kadar uzanan geniş bir coğrafya bu koridorun ana omurgasını oluşturuyor. Özellikle Azerbaycan’ın bu süreçte üstlendiği rol ve Zengezur hattı gibi projeler, koridorun tamamlayıcı unsurları olarak dikkat çekiyor.

Eğer önümüzdeki süreçte altyapı yatırımları hızlanır, demiryolu sistemleri entegre edilir ve sınır geçişleri sadeleştirilirse, Orta Koridor’un taşımacılık süresini bir haftanın altına indirmesi dahi teknik olarak mümkün görünüyor. Hızlı tren ve modern lojistik entegrasyonla bu sürenin çok daha aşağı çekilmesi ise artık hayal değil, gerçekçi bir hedef olarak karşımızda duruyor.

Sonuç olarak Orta Koridor, artık bir tercih değil; küresel ticaretin ve enerji güvenliğinin dayattığı stratejik bir zorunluluktur. Bu hattın güçlendirilmesi sadece bölge ülkelerinin değil, Avrupa’dan Asya’ya uzanan geniş bir ekonomik sistemin geleceğini doğrudan etkileyecek niteliktedir. Kısacası dünya yeni bir ticaret omurgasına doğru ilerliyor ve bu omurganın adı giderek daha net biçimde “Orta Koridor” olarak şekilleniyor. Diyor (E) Tümg.Doç Dr. Güray ALPAR. Bu değerlendirme, açık kaynak analizleri ve saha tecrübesinin birlikte okunmasıyla oluşturulmuştur.