Bir zamanlar bu topraklarda evlilik, sabrın ve sadakatin imtihanıydı. Şimdi ise tahammülsüzlüğün ve bencilliğin arenasına dönüştü.
Eskiden insanlar yuva kurardı, şimdi çoğu insan sadece ev tutuyor. Deneyelim bakalım diye nikah masasına oturuyor.
İstatistikler rakam söyler ama gerçeği anlatmaz. Gerçek şu:
Bugün evlilikleri yıkan şey geçim sıkıntısı değil…
Geçinememek.
Yani birbirini anlayamamak.
Çünkü artık kimse anlamak istemiyor. Herkes anlaşılmak istiyor. Hani bizim Kırıkkale tabiriyle kimse ayranım ekşi demiyor.
Günümüz evliliklerinin en büyük hastalığının bir tanesi de, Haklılık bağımlılığı.
Herkes haklı.
Kadın haklı. Erkek haklı. Ama yuva haksız…
Tartışmalar çözüm için yapılmıyor artık. Adeta bir mahkeme kuruluyor evin ortasına. Hakim yok… vicdan yok… sadece ego var. Herkes kendi nefsinin avukatı.
Oysa Kur’an bize ne diyor: “Affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (Nur, 22)
Affedemeyen bir kalp, evlilik taşıyamaz. Çünkü evlilik haklıların değil, merhametlilerin yoludur.
Bugün evliliklerde karşımıza çıkan bir başka gerçek: Büyümüş ama olgunlaşamamış insanlar…
Çocukken her istediği yapılan, hatası örtülen, “sen en iyisin” diye büyütülen bireyler… Şimdi evlilikte en ufak bir eleştiride dağılıyor. Çünkü ilk defa hayat onlara şunu söylüyor: “Sen de hatalısın.” ve bunu kaldıramıyorlar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.”
Anne-babalar şunu unutuyor: Hatasız çocuk yetiştirmek değil,
hatasını kabul edebilen insan yetiştirmek esastır. Aksi halde büyüttüğünüz çocuk, bir gün bir yuvanın yıkımına sebep olur.
Yine evlilik katilinden bir başka şeyde vitrin hayatların aldatmacasıdır.
Bir de şu kıyaslama hastalığı…
Dışarıda herkes mükemmel. Kadın zarif, erkek kibar… Sosyal medyada herkes mutlu. Ama kimse gecesini paylaşmıyor. Kimse kırgınlığını, sessizliğini, gözyaşını göstermiyor.
Sen eşini, başkasının “gösterdiği hayatla” kıyaslıyorsun. Oysa sen o hayatın sadece vitrinini görüyorsun, mutfağını değil.
Ev dediğin yer vitrin değildir. Ev, insanın en gerçek halidir. Orayı sahneye çevirirsen, samimiyeti öldürürsün.
Bu kadar sıkıntıdan sonra erkek de kadın da nice zorluk görmüş, nice fırtınadan geçmiş hale geliyor dışarıda… Ama eve geldiğinde tek istediği şey huzur. Bir gün eşine şöyle der: “Ben dışarıda savaşmayı bilirim… ama evimde savaşmak istemiyorum.”
İşte mesele tam da bu. Evlilik cephe değildir. Eş, düşman değildir.
Ama biz ne yaptık? Sevdiğimizi, en çok incittiğimiz insana dönüştürdük.
Evliliği ayakta tutan şey aşk değildir.
Aşk başlatır… ama anlayış devam ettirir.
Empati yoksa sevgi yorulur.
Empati yoksa saygı susar.
Empati yoksa aynı evde iki yabancı yaşar.
Ve artık şunu kabul edelim:
Evlilikte kazanan yoktur.
Ya birlikte iyileşirsiniz… Ya birlikte tükenirsiniz.
Mutlu evlilik “Ben haklıyım” diye direttiğimiz yerde değil, “Seni anlıyorum” diyebildiğimiz gün başlayacak.
Gerçek sevgi, saygı, hürmet ve muhabbet empati ile başlar. Kırıkkale tabiriyle inadını veremeden karşındakinin yerine koy kendini. Sana yapılsa yaptığın ne hissedersin sorununu çözünce çok şey kendiliğinden düzelir.
Muhabbet ile...