Hz. Ömer (r.a.), İslam tarihinin önemli şahsiyetlerinden ve dört büyük halifeden biridir.
Miladi 584 yılında Mekke’de doğmuş, İslam’ın ilk dönemlerinde Müslüman olmuş ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) en yakın sahabelerinden biri olmuştur.
Adaleti, cesareti ve güçlü yönetimiyle tanınan Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’den sonra ikinci halife olmuş ve Miladi 644 yılında vefat etmiştir.
Hz. Ömer (r.a.), gençlerin evlenmesine yardımcı olmak amacıyla Beytülmalden tahsisat ayırmıştır. Bu tahsisten kendi çocukları da yararlanmıştır.
Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, oğlu Âsım’ı evlendirdiği zaman bir ay müddetle Beytülmalin gelirlerinden harcama yaptı.
Ardından onun atiyyesini kesti ve şöyle dedi:---Ey oğlum! Hiçbir zaman bu malın haksız yere harcanmasını helal saymamışımdır.
Bu mal konusunda en çok sakındığım an, benim idarî tasarrufuma girdiği ve emanet olarak zimmetime geçtiği andır.
Bir ay müddetle Allah’ın malından sana infak ettim. Bu müddeti artırıp sana infak etmek durumunda değilim. Sana, Âliye’deki mülkümün geliri veya meyve ürünleri ile yardım edeceğim. Git, meyveleri devşir ve sat.
Sonra kavminin tüccarlarından birinin yanına git. Ticaret yapacaksa ortak olmayı teklif et. Ticaret ortağı olduktan sonra elindeki malı satışa sür ve ticaretten elde edeceğin kazançla ailenin nafakasını temin et.”
Hz. Ömer, oğlunun idarî işlerde bir sorumluluğu olmadığı için tahsisatını kesmiştir. Şayet kamu işlerinden sorumlu olsaydı, onun tahsisatını kesmezdi.
Demek oluyor ki Hz. Ömer (r.a.), evlenmek isteyip maddî imkânları yetersiz olanlara belli bir süre Beytülmalden yardım etmiş, daha sonra da kendi maişetlerini temin etmeleri için onları çalışmaya ve üretmeye yönlendirmiştir.Ya şimdikilere ne demelidir?
Hanımı ve çocukları adına şirketler kurup onları zengin eden vali, bakan, belediye başkanı ve diğer kamu görevlileri hakkında ne düşünmelidir?
Bir insan o görevde olmasa, makamının ve nüfuzunun sağladığı imkânlar olmasaydı, o paralar, o mallar ve o imkânlar onun evladına veya eşine aynı şekilde ulaşabilecek miydi?
Burada asıl düşünülmesi gereken mesele budur.Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır:
Bir kimsenin mal varlığının artması veya bir iddia hakkında haber yapılması, tek başına o kişinin suç işlediğini ispatlamaz. Bunun için somut delil, bağımsız denetim ve hukukî süreç gerekir.
Bununla beraber Hz. Ömer’in (r.a.) bize bıraktığı ölçü açıktır:
Kamu makamı şahsî zenginleşme kapısı değildir.
Bir insanın makamı sebebiyle ailesine, yakınlarına veya kendisine normal şartlarda ulaşmayacak imkânlar ulaşıyorsa, bunun hesabının sorulabileceğini düşünmesi gerekir.
*
Hazret-i Ömer (r.a.) bir gün evine geldiğinde hanımlarının bir tabak içerisinde bulunan mücevherleri seyrettiklerini gördü.--Nereden geldi bunlar?” diye sordu.
Rum Kayserinin hanımlarından kendilerine hediye geldiğini söylediler.
Hazret-i Ömer buyurdu ki:--Eğer siz halife hanımı olmasaydınız, size bu cevherlerin birini göndermezlerdi. Size gelen de, halifeye gelen de Müslümanların Beytülmalındandır
Bunun üzerine kıymetli hediyeleri alıp Beytülmale verdi.
Buradaki ölçü son derece açıktır:Bir hediye, makam sahibi olduğumuz için geliyorsa, onun gerçekten şahsımıza mı ait olduğu, yoksa makam sebebiyle mi verildiği sorgulanmalıdır.
*
Hazret-i Ömer (r.a.) hilafeti zamanında Şam şehrine gitmek zorunda kalmıştı.
Ashab-ı Güzinden bir cemaati de yanlarına alıp Medine’den yola çıktılar. Hazret-i Ömer’in bir deveden başka bineceği yoktu. Mugîre adlı bir köle de yanında bulunuyordu.
Bir saat Hazret-i Ömer o deveye biner, bir saat de Mugîre binerdi.
Şam şehrine girecekleri sırada deveye binme sırası Mugîre’deydi.
Ashab-ı güzin Hazret-i Ömer’e:--Efendim, bu saatte deveye siz binseniz. Şam şehrinin bütün ileri gelenleri sizi karşılamaya gelir.
Onlar atlı, siz halife iken yaya yürümek münasip olmaz.” dediler.
Hazret-i Ömer huzursuz oldu ve:--Siz bu evhamdan kurtulmadınız mı? Bize İslâm şerefi yetmez mi? İslâm dininden daha büyük ve şerefli bir nimet var mıdır? diye cevap verdi.
Ve İslâmiyet’in kendilerine kazandırdığı izzet ve şerefin dünyalık gösterişlerden üstün olduğunu ifade etti.Sonra deveye binme sırasını değiştirmedi.
Bugün makam sahiplerinin makam araçlarını, konvoylarını, özel imkânlarını ve gösterişli yaşamlarını düşündüğümüzde, Hz. Ömer’in bu tavrı üzerinde düşünmek gerekir.
Makam insanı büyütmez.Makamın hakkını vermek insanı büyütür.
*
Hazret-i Ömer (r.a.) bir kıtlık zamanında bir deve kesip Medine’nin fakirlerine bölüştürülmesini emretti.
Bölüştürme işini yapan hizmetçi, devenin kıymetli yerlerinden bir miktarını ayırıp halife için güzel bir şekilde pişirerek iftar zamanında sofraya getirdi.
Hazret-i Ömer:--Bu et neredendir?” diye sordu.
Hizmetçi:--Ya Emirü’l-müminin! Emriniz ile fakirlere teslim olunan deve etinden sizin hissenizdir. dedi.
Hazret-i Ömer’in rengi değişti ve:--Vay benim gibi valiye ki, fukaraya kötü yerini verip kendisi için en güzel yerinden alıkoyuyor!” dedi.
Sonra:--Şimdi, ya hizmetçi! Bir daha böyle etme. Kaldır bu yemeği. Fakirlerden, çoluk çocuğu olan bir kimsenin evine götür ver, yesinler. Bana yine evvelki âdet üzere yemek getir. Halife olan kimsenin haftada bir kere et yemesi kâfidir.” buyurdu.
Hizmetçi yemeği uygun bir fakire verdi.Hazret-i Ömer’in eski âdeti üzere, bir miktar zeytinyağı ile kuru ekmek getirildi.
İşte kamu görevi böyle bir sorumluluktur.Kendine en güzelini, halka kalanını seçmek değil; halka ayrılanın hakkını korumaktır.
*
Bir gün Hazret-i Ömer (r.a.) bir cemiyette ağladı.Niçin ağladığı sorulduğunda şöyle buyurdu:--Niçin ağlamayayım ki? Eğer Fırat kenarında bir oğlak zayi olsa, yarın kıyamet gününde o Ömer’den sorulur.
Bu söz, yöneticilik anlayışının özünü anlatır.
Devlet malındaki küçük bir kayıp bile önemsiz değildir.
Çünkü mesele yalnızca bir malın kaybolması değildir.
Mesele emanettir.
*
Bir gün Hazret-i Ömer (r.a.) Medine’nin etrafında bir deve palanının düştüğünü gördü. Onu almak için süratle giderken terledi.
Hazret-i Ali (r.a.) ile karşılaştı.Hazret-i Ali:--Ya Emirü’l-müminin, bu ne hâl?” diye sordu.
Hazret-i Ömer:--Ya kardeşim Ali! Bu deve Müslümanların Beytülmalındandır. Palanını düşürüp kaçmış. Onu bulup yine arkasına koymak isterim. Böylece hilafet zamanımızda Beytülmale ziyan vermiş olmayalım. dedi.
Hazret-i Ali:--Bir başka kimseyi gönderseydiniz olmaz mıydı?” diye sorunca Hazret-i Ömer:--Ya Resûlullah’ın amcasının oğlu! Bu iş benim ahdimdedir. Kıyamet günü olunca bu işin kusurunu benden sorarlar. En iyisi budur ki kimseye ısmarlamayıp işimi kendim göreyim.” dedi.
Hazret-i Ali bu sözü işitince derinden ah çekip ağladı.
Dedi ki:--Ya Ömer! Senden sonra gelenlere rahat koymadın. Zira onlar bu yolda gidemezler, sıkıntıya düşerler.
Ne kadar anlamlı bir söz…İyi bir yönetici kendisinden sonrakilere makamın konforunu değil, sorumluluğun ağırlığını bırakır.
*
Hazret-i Ömer (r.a.) bir gün mübarek başını koyup yatmak üzereydi.
O sırada bir köle seslenip:--Kalk, ya Emirü’l-müminin! Önce bana insaf eyle! Rabbü’l-âlemin kıyamet günü benim hakkımı senden alır.”dedi.
Hazret-i Ömer hemen kalkıp:--Ne işin var? Yardım edeyim.” dedi.
Köle:--Ben düşkün bir kişiyim. Elbisemi yıkayasın ve temizleyesin. Düşkünlere, hastalara yardım etmek senin üzerine vaciptir. dedi.
Hazret-i Ömer:--Evet, hak senin elindedir. Ne istiyorsan yapayım.” dedi.Kendi elbiselerini çıkardı.Kölenin elbisesini yıkadı.
Ondan özürler diledi ve yumuşak sözlerle helallik istedi.
Köle de:--Ya Emirü’l-müminin! Sen bilirsin ki kıyamet gününde doğudan batıya Müslümanların çıplakları, açları, zayıfları, fakirleri ve düşkünleri haklarından seni sual ederler. Allahü Teâlâ bunların haklarından sana sual eder. Sen ne cevap verirsin?”dedi.
Hazret-i Ömer çok ağladı.Köleden tekrar özür diledi, gönlünü hoş etti ve kendi elbisesini ona bağışladı.
İşte adalet budur.Mazlumun kim olduğuna bakmadan hakkını teslim etmektir.
*
Hicretin yirmi üçüncü senesinde İran taraflarında Müslümanların yollarını basan ve mallarını alan bir aşiretten şikâyet edildi.
Hazret-i Ömer (r.a.) Mesleme bin Kays’ı onların üzerine gönderdi.
Savaşın ardından ganimet malının beşte biri Beytülmal için ayrıldı.
Bir kutu ile kıymetli taşlar da ele geçmişti.
Mesleme, gazilerin rızasıyla bu kutuyu Hazret-i Ömer’e hediye olarak gönderdi.
Medine’ye gelen kişi, Hazret-i Ömer’i mescidde fakirlere yemek yedirirken buldu.
Daha sonra Hazret-i Ömer’in evine gitti.Evinde eski bir kilim ve hurma liflerinden yapılmış iki yastıktan başka bir şey görmedi.
Bir süre sonra kutu Hazret-i Ömer’in önüne konuldu.
Hazret-i Ömer:--Bu nedir?” diye sordu.--Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Gaziler hisselerinden vazgeçtiler ve hepsinin rızasıyla size hediye gönderdiler. denildi.
Hazret-i Ömer kutuyu görünce ellerini dizlerinin üzerine koyup ağladı ve:--Hak Teâlâ Ömer’e bu kadar nesneler verdi. Ömer’in gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı dersin? dedi.
Sonra:--Yürü, bu kutuyu Mesleme’ye götür ve de ki: Bir daha bunun gibi iş yapmasın. Müslümanların nasibini kimseye göndermesin. Bu cevahirleri satsın, Müslümanlara dağıtsın. diye emretti.
Rivayette, taşların satılarak elde edilen gelirin gazilere dağıtıldığı anlatılır.
Bugün bu kıssayı okuyan herkes kendisine şu soruyu sormalıdır:
Bana makamım sebebiyle gelen bir menfaat gerçekten benim şahsî hakkım mıdır?
*
Hz. Ömer’in (r.a.) hırkasında on iki yama bulunduğu rivayet edilir.
Hazret-i Ömer hilafet makamına geçtikten sonra kızı Hazret-i Hafsa (r.a.) babasını ziyarete geldi.
Mübarek yüzlerine baktığında üzerindeki hırkanın birçok yerinde yama olduğunu gördü. Hatta yamaların ikisinin deriden olduğu rivayet edilir.
Hafsa validemiz:--Ey gözümün nuru babacığım! Bu hırkayı bir fakire verip kendi arkanıza yeni bir hırka yaptırsanız olmaz mı? dedi.
Hazret-i Ömer ise dünyanın geçiciliğini, Resûlullah’ın (s.a.v.) dünyaya karşı tutumunu ve kendisine yaptığı nasihati hatırlattı.
Çünkü onun için mesele hırkanın eski veya yeni olması değildi.
Mesele şuydu:İnsan makam sahibi olunca kendisini diğer insanlardan üstün görmemelidir.
*
Hazret-i Ömer’in vefatından bir yıl sonra oğlu Abdullah’ın (r.a.) onu rüyasında gördüğüne dair bir rivayet nakledilir.
Rivayete göre Hazret-i Ömer’in yüzü sararmış ve çok yorgun görünüyordu.
Abdullah:--Babacığım, bu ne hâldir?” diye sordu.
Hazret-i Ömer:--Şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar hesapta idim.” dedi.
Hesabın uzun sürdüğünü, bir hesabın bitmeden diğerinin başladığını anlattı.Beytülmale ait sadaka develerinden birinin yularıyla ilgili dahi hesaba çekildiğini söyledi.
Abdullah:--Bu sıkıntıdan nasıl kurtuldun?” diye sorunca:
“Sana, ‘Bu mektubu benim kefenim arasına koy’ dediğim mektup sebebiyle. dediği rivayet edilir.
Bu rivayetin sıhhat derecesi ayrıca değerlendirilmelidir; fakat anlatılmak istenen mesaj açıktır:Kamu malının en küçük parçasının bile emanet olduğu bilinci.
Şimdi insan ister istemez kendi zamanına bakıyor.Bir zamanlar sade arabalara binen bazı insanların daha sonra çok büyük servetlere, lüks araçlara, büyük şirketlere ve çeşitli imkânlara kavuştuğuna dair haberler çıkıyor.
Bazı kamu görevlilerinin veya yakınlarının mal varlıkları, şirketleri, arsaları, ihaleleri ve ticari ilişkileri hakkında kamuoyunda çeşitli iddialar gündeme geliyor.
Bazı imar değişiklikleri, arsa değerlerindeki olağanüstü artışlar ve kamu kararlarıyla bağlantılı ticari kazanç iddiaları da tartışılıyor.
Bunların her birini peşinen “hırsızlık” veya “yolsuzluk” diye nitelendirmek doğru değildir. Her iddianın delili, belgesi ve hukukî sonucu ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Fakat Hz. Ömer’in (r.a.) hayatından çıkan soru yine aynıdır:--Sen o makamda olmasaydın, bu menfaat sana yine gelecek miydi?
İşte asıl soru budur.Bir insan kamu görevlisi değilken sahip olamayacağı bir imkâna, kamu görevlisi olduktan sonra ulaşmışsa; kendisi, ailesi ve yakınları üzerinden oluşan menfaat ilişkilerinin şeffaf biçimde incelenmesi gerekir.Çünkü kamu görevi bir ganimet değil, emanettir.
*
Hz. Ömer’in (r.a.) kamu yönetiminde akraba kayırmacılığına karşı son derece hassas olduğu aktarılır.
Kûfe Valiliği için istişare yapılırken yanındakilerden biri Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ı teklif edince buna karşı çıktığı rivayet edilir.
Çünkü yönetici, kendi akrabasını sırf akrabası olduğu için öne çıkarırsa, adalet duygusu zedelenir.
Hz. Ömer’in uygulamasında dikkat çeken husus şudur:
Önce kendi ailesine ve yakınlarına karşı sınır koymuştur.
Bir kanun veya yasak getirdiğinde ailesini toplayıp onları uyarması, halkın gözünün halifenin ailesinin üzerinde olduğunu hatırlatması bu anlayışın bir göstergesidir.
“Benim ailem yaparsa halk da yapar” düşüncesiyle hareket etmiştir.
Bu anlayış günümüz için de önemli bir ölçüdür.
Çünkü kamu görevlisinin ailesi, onun makamının sağladığı imkânlardan yararlanırken normal vatandaşın sahip olmadığı bir ayrıcalığa kavuşuyorsa, burada ciddi bir etik ve hukukî soru ortaya çıkar.
*
Hz. Ömer’in (r.a.) çarşıda semiz bir deve gördüğü ve bunun oğlu Abdullah’a ait olduğunu öğrendiği rivayet edilir.
Oğluna:--Bu deve nasıl bu kadar semiz oldu? diye sordu.
Oğlu, ticaret amacıyla aldığını ve meralarda otlatarak semizleştiğini söyledi.
Hz. Ömer:--Ne güzel! Halk da ‘Bu, halifenin oğlunun devesidir, onu iyi besleyin, sulayın’ desin; sen de bundan daha fazla kazanç elde et, öyle mi? diyerek buna itiraz etti.
Devenin satılmasını, anaparanın alınmasını, oluşan fazlalığın ise Beytülmale verilmesini istediği rivayet edilir.
Burada verilmek istenen mesaj açıktır:
Makamın sağladığı görünmez ayrıcalıklar da bir menfaattir.
Akraba kayırmacılığı yalnızca birine makam vermek değildir.
Bazen bir telefon,bazen bir ihale,bazen bir arsa,azen bir imar kararı,
bazen bir ticari kolaylık,-bazen de sadece “Bu, falancanın oğludur.” denilerek gösterilen ayrıcalıktır.
*
Ebu Musa el-Eşarî’nin Hz. Ömer’in hanımına küçük bir kadife halı gönderdiğine dair rivayet edilir.
Hz. Ömer bunu görünce:--Sen halife hanımı olmasan kim sana bunu hediye ederdi?” diyerek hediyenin makamla bağlantısını
sorgulamıştır.
Benzer şekilde Bizans tarafından Hz. Ömer’in hanımına gönderilen hediyeler konusunda da bunların devlet makamıyla bağlantısını dikkate alarak Beytülmale iade edilmesini istediği rivayet edilir.
Bugün de kamu görevlileri için aynı soru geçerlidir:Bu hediye bana şahsım için mi verildi, yoksa sahip olduğum makam sebebiyle mi?
Eğer cevap ikinci ihtimalse, mesele artık sıradan bir hediye meselesi değildir.
Beytülmal emanettirKıymetli kardeşlerim;Beytülmal, Müslümanların ortak malıdır.
Devlet hazinesi, kamu bütçesi, belediye kaynakları, vakıf malları, kamu kurumlarının araçları ve imkânları; yöneticilerin veya çalışanların şahsî mülkü değildir.
Bir görevliye tahsis edilen araç, makam odası, bütçe, personel, lojman veya diğer kamu imkânları da birer emanettir.
İnsan bunları kendi malından daha dikkatli kullanmalıdır.
Çünkü kendi malını zayi eden sadece kendi zararını görür.
Fakat kamu malını zayi eden, başkasının hakkına girmiş olur.
İşte kul hakkının ağırlığı buradadır.
Beytülmal konusunda insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:
Bu imkân bana Allah’ın huzurunda hesabını verebileceğim bir emanet olarak mı verildi, yoksa ben bunu şahsî malım gibi mi görüyorum?”
Bir iğne dahi olsa…Bir litre yakıt dahi olsa…
Bir dakikalık mesai dahi olsa…
Bir kamu aracının gereksiz kullanımı dahi olsa…
Bir kamu malının şahsî işte kullanılması dahi olsa…
Bunların hepsi emanet şuuruyla değerlendirilmelidir.
*
İnsan zaman zaman kamu malına hıyanet ettiği iddia edilen kişilerin daha sonra çeşitli sıkıntılar yaşadığını görüp bunları ilahî adaletin dünyadaki tecellisi olarak yorumlayabilir.
Fakat bir insanın başına gelen hastalığın, kazanın, ölümün, ailevi sıkıntının veya başka bir musibetin kesin olarak “Allah’ın şu suç sebebiyle verdiği ceza” olduğunu söylemek bizim bileceğimiz bir şey değildir.
Bunu Allah bilir.Bize düşen, insanların başına gelen musibetleri yorumlamak değil; kendi hesabımızı düşünmektir.Çünkü yarın mahşerde herkes kendi amelinden sorulacaktır.
Vakfedilen malın (cami, okul, yurt, hastane vb.) hakiki sahibi Cenab-ı Hakk, mecazî sahibi ise insandır.
Vakfeden kimse: ‘Bu malı hakiki malikine teslim ettim, bıraktım.’ demek ister.
Vakıfta davacı: Varis-i Rasûlullah, dava vekili: Fahr-i Âlem, hâkim: Cenab-ı Hakk, vakfa musallat olanların hâli ise perişan olur.
Unutmayalım:Bu dünyanın üstü olduğu gibi bir de altı vardır.Orada mahşer vardır.Mizan vardır.Hesap vardır.
Dillerin susup ellerin konuştuğu, ayakların şahitlik ettiği ilahî mahkeme vardır.
İnsanların gizlediği ne varsa ortaya çıkacaktır.
Hz. Ömer’in (r.a.) hayatında gördüğümüz adalet anlayışı bize şunu öğretmektedir:Makam nimet değil sadece; aynı zamanda ağır bir emanettir.
Yetki imtiyaz değil; hesabı verilecek bir sorumluluktur.
Kamu malı ganimet değil; korunması gereken emanettir.
Akrabalık ayrıcalık sebebi değil; bilakis daha fazla dikkat etme sebebidir.
Hediye her zaman masum bir hediye değildir; bazen makamın gölgesinde gelen bir menfaat olabilir.
Ve insan, kendisine şu soruyu sormalıdır:--Ben bugün Hz. Ömer’in karşısında olsaydım, kullandığım kamu imkânlarının her birini ona nasıl izah ederdim?
Rabbim bizleri Beytülmale, kamu malına ve kul hakkına riayet edenlerden eylesin.
Allah’ım!Bize emanete sahip çıkmayı nasip eyle.
Bize makam verildiğinde kibirlenmeyi değil, sorumluluğumuzu hatırlamayı nasip eyle.
Bize mal verdiğinde şükretmeyi, imkân verdiğinde paylaşmayı, yetki verdiğinde adaletle hükmetmeyi nasip eyle.
Allah’ım!Bizi kul hakkına girmekten, kamu malına el uzatmaktan, yetim ve fakirin hakkını yemekten, emanete hıyanet etmekten muhafaza eyle.
Bilmeyerek yaptığımız haksızlıkları bağışla.Bilerek yaptığımız günahlardan samimi bir tövbeyle dönmeyi nasip eyle.
Üzerimizde kul hakkı varsa sahiplerine ulaştırmayı, helalleşmemiz gerekenlerle helalleşmeyi bize nasip eyle.
Allah’ım!Devletimizin ve milletimizin malını koruyan, adaletle hükmeden, yetimin, fakirin, garibin ve mazlumun hakkını gözeten yöneticiler nasip eyle.
Makamları şahsî servet edinme vasıtası yapanlardan, emaneti kötüye kullananlardan, rüşvetten, yolsuzluktan, haksız kazançtan ve akraba kayırmacılığından bizleri ve toplumumuzu muhafaza eyle.
Allah’ım!Bize Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) haram lokma karşısındaki hassasiyetinden, Hz. Ömer’in (r.a.) adaletinden, Hz. Ali’nin (r.a.) hakkı gözetme anlayışından ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) emanet şuurundan nasip eyle.
Kalplerimizi dünya malına esir etme.Bizi makamın şımarıklığından, servetin fitnesinden ve nefsimizin hilelerinden koru.
Bize helalinden kazanmayı, helalinden harcamayı ve helalinden yaşamayı nasip eyle.
Allah’ım!Mahşer gününde yüzümüzü kara çıkarma.
Mizan başında mahcup etme.
Üzerimizde kul hakkı ile huzuruna çıkarmaktan bizleri muhafaza eyle.Defterimizi sağımızdan verilenlerden eyle.
Günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört, tövbelerimizi kabul eyle.
Bizleri, anne babalarımızı, ailelerimizi, evlatlarımızı ve bütün müminleri rahmetinle kuşat.
Vefat edenlerimize rahmet eyle.Haksızlığa uğrayanlara yardım eyle.
Mazlumlara nusret, zalimlere hidayet veya adalet nasip eyle.
Devletimize, milletimize ve bütün insanlığa huzur, adalet, güven ve bereket ihsan eyle.
Allah’ım!Bize dünyada helal ve temiz bir hayat, ahirette mağfiretini ve rızanı nasip eyle.
Beytülmale riayet edenlerden, emaneti koruyanlardan, kul hakkından sakınanlardan ve adaletten ayrılmayanlardan eyle.
Âmin.
Cumamız Mübarek Olsun..
Selam ve Dua ile Herşey Gönlünüzce Olsun..
HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
TC.KÜL.VE TURİZM BAK.HALK ŞAİRİ