Bazen bir çocukla konuşamazsın.
Cümle kurmaz, açıklama yapmaz, sadece oyun oynar.
Ve sen o an anlarsın: oyun, aslında çocuğun “konuşmak istemiyorum” demeden konuşma biçimidir.
Belki de çocuklar, yetişkinlerin susamadığı bir dünyada, bu yüzden oyunu icat ettiler.
Kelimelere gerek yok; rol çok, duygu bol.

Oyun, çocuğun “Ben buradayım” deme şeklidir.
Biz yetişkinler duygularımızı kelimelere taşırız; oysa çocuk duygusunu harekete döker.
Bir kule yapar, sonra yıkar.
Bir bebekle konuşur, sonra onu azarlar.
Hepsi anlamlıdır. Hepsi bir dilin parçasıdır.

Ama biz çoğu zaman bu dili duymayız.
Oyun oynayan bir çocuğa “oyalanıyor” gözüyle bakarız.
Oysa tam da o an, çocuk kendi iç dengesini kuruyordur.
Yetişkinlerin terapi odasında aradığı dengeyi, çocuk oyunla bulur.

Belki de bu yüzden bir çocuğun oyununa karışmamak bir tür sevgidir.
“Şöyle yap, böyle yap” demeden, sadece yanında olabilmek…
Çocuğun “kendisi olmasına” izin verebilmek.

Oyun, sadece bir etkinlik değil; bir temas biçimidir.
Bir çocuk oyun oynarken hem kendine hem bize bağlanır.
Ve biz o oyuna kulak verirsek, aslında kendimizi de biraz duyarız.

Çünkü bir çocuğun oyununa dokunan, hayatın özüne dokunur.
Oyun, çocuğun diliyse;
belki de sessizliğimiz de onunla konuşmanın en nazik yoludur.


Özge Günel
Farketmek, bırakmanın ilk hâlidir.