Eğitim sistemimiz yıllar içinde çok ama çok fazla değişikliğe uğradı. Eğitilen ve eğiten taraflarında bulunmuş biri olarak, önce sevgili dostum rahmetli Psikolog Dr. Giray Uraz’ın çok beğendiğim eğitim tanımını aktarmak isterim: “Eğitim, istendik davranışları temin etmek için yapılan faaliyetlerin bütünüdür.”

Bu tanımdan yola çıkarak şu soruya cevap arayalım: Bir insanda istendik davranışı kim sağlar? Yıllarca “eğitim, eğitim” dediğimiz bu faaliyet gerçekten kişileri biçimlendirebilir mi? Eğitimle kimler görevlidir?

Uzun yıllar boyunca bu sorunun cevabı oldukça nettir: Aile, okul ve çevre. Bu üçlü, toplumun değer yargılarını davranışlara dönüştüren insanlar yetiştirdi. Anne babalar, öğretmenler ve komşular görevlerini büyük ölçüde yerine getirdi; “uslu çocuk” diye tarif edilen profilin kalıbını hep birlikte oluşturdu. Elbette zaman zaman bu yapıya itiraz edenler oldu, fakat çoğu kez bu itirazlar güçlü geleneksel düzenin altında ezilip kayboldu.
Sonra hayatımıza teknoloji girdi. Üstelik sessiz sedasız değil; herkesin avucuna sığacak kadar hızlı ve yaygın bir şekilde… İşte o an, bu dönüşüme hazırlıksız yakalanan klasik üçgen şaşkına döndü. Ekonomik ve kültürel farklılıkların teknolojiyle birleşmesi, değer yargılarının sarsılmasına ve yer yer altüst olmasına neden oldu.

Bunun en görünür sonuçlarından biri, çocuk merkezli aile yapısının güçlenmesi oldu. Bir zamanların üçlü otoritesinin aile ve okul ayağı zayıfladı. Sınırlar bulanıklaştı, roller değişti. Ve kaçınılmaz olarak istenmeyen olaylar görünür hale gelmeye başladı.

Benim yaşımdaki insanlar ise çoğu zaman bu değişimi endişeyle izliyor. Bir zamanların “Eti senin, kemiği benim” gibi sert ve abartılı anlayışından, bugün adı bile konulamayan başka bir uç noktaya savrulduk.

Dün aşırı otorite tartışılıyordu; bugün ise otoritenin yokluğu konuşuluyor.
Belki de asıl soru şudur: Eğitim gerçekten kimindir? Ve daha önemlisi, bu sorumluluk yeniden nasıl paylaşılacaktır? Çünkü görünen o ki, eğitim yalnızca değişmedi; anlamı da yeniden yazılmayı bekliyor.