“Çocuğum mutlu olsun” cümlesi, ebeveynliğin en saf ve en yaygın dileğidir.

Ancak bu iyi niyetli temenninin, fark edilmeden bir baskıya dönüşebildiği zamanlar da vardır.

Günlük hayatta çoğu ebeveyn, çocuğu ağladığında hızla sakinleştirmeye, üzüldüğünde çözüm bulmaya, canı sıkıldığında dikkatini başka yöne çekmeye çalışır.

“Bir şey yok”, “geçti”, “hadi gül” gibi cümleler bu çabanın doğal uzantılarıdır.

Ama burada durup sormamız gereken bir soru vardır:

Çocuğun duygusuna mı eşlik ediyoruz, yoksa o duygudan bir an önce kurtulmaya mı çalışıyoruz?

Yeni nesil ebeveynlik anlayışında, çocukların mutlu olması adeta temel bir performans ölçütüne dönüşmüş durumda.

Üzüntü, öfke ya da hayal kırıklığı ise çoğu zaman “düzeltilmesi gereken” hâller gibi görülüyor.

Oysa bu duygular, çocukluk gelişiminin doğal ve sağlıklı parçalarıdır.

Bir ebeveyn ve çocuklarla çalışan biri olarak, bu baskıyı zaman zaman kendimde de yakalıyorum.

Çocuğun mutsuzluğuna değil; o mutsuzlukla baş edememe hâlime tahammül etmekte zorlandığımı fark ediyorum.

Oysa çocuklar duygularını yaşadıklarında öğrenirler.

Ağlayarak rahatlamayı, kızarak sınırlarını fark etmeyi, üzülerek bağ kurmayı deneyimlerler.

Duygular bastırıldığında ortadan kaybolmaz; yalnızca ifade edecek başka yollar bulur.

Buradaki asıl zorluk, çoğu zaman çocuğun duygusu değil, yetişkinin o duyguyla temas ettiğinde hissettiği çaresizliktir.

Sadece yanında durmak, aceleyle düzeltmeye çalışmamak, “geçecek” demeden bekleyebilmek…

Sürekli mutlu olması beklenen bir çocuk, zamanla bazı duygularının kabul görmediğini öğrenebilir.

Bu da “mutlu görünmenin”, gerçek duyguların önüne geçmesine neden olur.

Belki de çocukların asıl ihtiyacı sürekli mutlu olmak değildir.

Belki de ihtiyaçları, mutlu olmadıklarında da yanında kalınacağını bilmektir.

Ebeveynlik, her şeyi doğru yapmaktan çok; fark edebilme ve gerektiğinde durup yeniden bakabilme becerisidir.

Çocuğun mutluluğunu hedeflemek değil, onun duygusal bütünlüğünü gözetmek…

Belki de gerçek koruyuculuk tam olarak burada başlar.