Son yıllarda “iyi olma” hâli neredeyse bir zorunluluğa dönüştü. Hızlı çözümler, kısa reçeteler, güçlü olmayı telkin eden cümleler… İnsanın hayatla kurduğu ilişki ise giderek yüzeyselleşiyor.
Bir yaşam koçu olarak şunu söyleyebilirim: Hayat, düzeltildikçe değil; temas edildikçe değişiyor.
Danışmanlık alanlarında en sık karşılaşılan durum, insanların çözümden çok alan aradığı gerçeği. Anlatacak bir hikâyesi olan ama hemen toparlanması beklenen bireyler… Hissetmesine izin verilmeyen yorgunluklar… Hızla geçilmesi istenen duygular…
Oysa insanı dönüştüren şey, çoğu zaman cevaplar değil; duyulmuş olma hissidir.
Yaşam koçluğu bugün çoğu yerde hedefler, performans ve sonuçlar üzerinden anlatılıyor. Ancak hayat, her zaman hedeflerle ilerlemiyor. Bazı dönemler durak, bazı dönemler belirsizliktir. Ve bu hâller de hayatın içindedir.
Hayatla temas etmek; duyguyu bastırmadan tanımayı, zamanı zorlamadan beklemeyi, insanı “olması gereken” yerden değil, bulunduğu yerden ele almayı gerektirir.
Her şey gelişmek zorunda değildir. Bazı süreçler sadece yaşanır. Bazı soruların cevabı yoktur. Bazı günler ilerlemek değil, durmak gerekir.
Belki de asıl mesele şudur: İnsanı sürekli dönüştürmeye çalışmak yerine, hayatla arasındaki bağı yeniden kurmasına izin vermek.
Hayat koçluğu, eğer bir anlam taşıyacaksa, hayatı yönetmekten çok, hayatla temas edebilmeyi hatırlatmalıdır.