Kırıkkale’nin yetiştirdiği önemli değerlerden siyasetçi ve edebiyatçı Dr. İdris Karakuş, Türk kültürünün yanı sıra Kırıkkale ve çevresine ait yöresel kültürün gün yüzüne çıkarılması için uzun yıllardır önemli çalışmalar yürütüyor.

Özellikle Keskin yöresine ait mani ve türküler üzerine yoğunlaşan Dr. Karakuş, köy köy gerçekleştirdiği saha çalışmalarıyla Türk halk bilimi alanında dikkat çeken araştırmalara imza attı. Yöreye ait sözlü kültür unsurlarını derleyerek kayıt altına alan Karakuş, bu çalışmalarla Kırıkkale’nin kültürel zenginliğinin ortaya çıkarılmasına katkı sundu.

Yaptığı araştırmaların yanı sıra dergi ve gazete yayıncılığı da gerçekleştiren Dr. İdris Karakuş, birçok inceleme ve araştırma yazısıyla kültürel mirasın korunmasına öncülük etti. Özellikle bozlak kültürüne olan hâkimiyetiyle bilinen Karakuş, bozlak türkülerini kitaplar hâlinde toplayarak bu önemli kültürel mirasın tarih sayfalarında kaybolmasının önüne geçti.

Dr. İdris Karakuş’un çalışmaları, Kırıkkale ve Keskin başta olmak üzere Orta Anadolu’nun zengin halk kültürünün gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir kaynak olarak değerlendiriliyor.

Kırıkkale’de Okul Ziyaretleri Devam Ediyor
Kırıkkale’de Okul Ziyaretleri Devam Ediyor
İçeriği Görüntüle

Dr. İdrsi Karakuş'un en tanınmış şiiri:

Eylül Mensuresi

Bir fırtına koptu yüreklerde, bir deli rüzgâr esti fidanları deviren,
bir sam yeli ki –sorma- umutları öldüren…

Yapraklar sarı, ağaçlar kuru, çiçekler solgun…

Bitmeyen gecelerin son şarkısı gibi anlatılan;
Avare akşamların okunan son şiiri gibi hayat…

Sanki kalbimize saplanan zehirli mızrak,
sanki beynimize çakılan ilk çelik çivi gibi umutsuzluk…
Kollarımızda değil çelik zincirler,
demir kelepçeler; yüreğimizde…

Nasıl anlatsam bilmem, sararan yaprakları, devrilen fidanları,
kuruyan/solan çiçekleri…

Cevapları girift olan çapraz soruların beynimi nasıl meşgul ettiğini anlatamam ben;
anlatamam beynimi tasından fırlatan kalleş kararları;
yorgun dimağımın hangi sancıları çektiğini…
Bıçak sırtı hükümler isteme benden çaresizliğime kahrettiğim bir anımda…
Yorgun düşen yüreğimin çırpınışları eskisi gibi değil artık…
Bıçaklar açmıyor ağzımızı yıllar var ki…
Kadere kahretmiş Mecnun gibi olduk
düşüne düşüne…

Yusuf yüzlü insanların Kerem gibi yandığını,
taş duvarlara hasret türküleri söylediklerini, darağacına gülümseyerek dimdik gittiklerini sana anlattım mı bilmem…
Bilmem anlattım mı sana, ekmek yerine kurşun yiyenleri aç karnına…
Yoldaşlarımın son yolculuklarında emanet bıraktıkları çocuklarını ben nasıl ederim, düşündün mü hiç!

Şafağın sökme vakti kırıldı umutlarımız;
gün batımı gecelerde kurşuna dizildi duygularımız;
alaca karanlıkta çöktü yüreğimize gam, kasavet Sana anlatmadım mı, sana söylemedim mi güneşin en son battığı yeri,
ufukta sönen yıldızları…

Rengi soluk gökkuşağını sorma benden… Dökme başıma vakitsiz yağmurları, karları…
Ey Eylül!
Sen yağdırdın karı sakalıma;
Sen yoldun saçlarımı;
Sen attın çizgileri gözlerimin altına…

Yırtık ayakkabımız, ütüsüz pantolonlarımız, yakasız gömleklerimiz vardı;
huzur veren, bekle diyen…
Umut kapılarımız açıktı baharı beklerken…
Gözlerimiz çakmak çakmaktı akşam üzeri…

Mırıldandığım son şarkıydı belki “Baharı bekliyorum”;
Belki dudaklarımdan dökülen son mısra idi
“Bir gün mutlaka”…

Umut doluydu korku bilmez yüreklerimiz;
sevda şarkıları söylerdi gönül tellerimiz…
Dikenliydi, çamurdu belki çıktığımız yol;
ama biz gönül erleriydik.

Şafak sökmez, güneş doğmaz,
gündüz olmaz mı hiç hazan mevsiminde?
Geceler bu kadar mı uzundu Eylül’de bilmem…
Tam yirmi yedi yıl, yirmi yedi saat gibi…
Biz Eylül’de çıkmıştık gece yolculuğuna,
biz Eylül’e gömmüştük umutlarımızı karanlığa,
biz Eylül’de ekmiştik sevda tohumlarını
kara toprağa,
biz Eylül’de söylemiştik son şarkımızı insanlığa… Evet biz…
Evet biz, Eylül’de vermiştik gardaşlarımızı kurban…
Bizim ayaklarımıza prangalar,
kollarımıza kelepçeler Eylül’de vurulmuştu
27 yıl evvel…

Belki aşacaktık karlı dağları,
geçecektik çamurlu yolları,
varacaktık “Bahar” denen ülkeye…
Sorma benden, gün bulup gün yediğim gündüzleri,
gün bulup gün içtiğim geceleri…
Hatırlatma bana
akşam güneşinin en son battığı anı…
Aylara, yıllara, mevsimlere dargınım şimdi…

Bu şehirde artık güneş doğmuyor…
Sen kızarttın yanaklarını gökyüzünün,
Sen baktırdın gündüze gece gözüyle yıllar yılı,
Sen dağıttın bulutlarını umutlarımızın,
Sen akıttın zehirli göz yaşlarımızı içimize,
Sen üşüttün yüreğimizi,
Sen çıkardın dumanımızı tepemizden,
Sen gizledin yalnızlığımızı dört duvar arasına,
Sen kattın acıyı şeker diye çayımıza,
Sen kıydın Türkeş adlı beyimize,
Sen yağdırdın karları köyümüze,
Sen kararttın alnımızdaki ak yazıyı,
Sen yetim koydun üç aylık körpe kuzuyu,
Sen vurdurdun umut yelkenimizi karaya…

Eylül hazan, Eylül sam, Eylül solgun çiçek, Eylül gam, Eylül karanlık,
Eylül akşam, Eylül çaresizlik…

Kuşatılmış ülkemizin kurtuluşu için,
yeniden bir olalım, birlik olalım,
sırt sırta verelim…
Omuzlayalım şu mübarek davayı,
çalalım umudun kapısını…

Ey, Ülkü adlı güzelin sevdalısı kara budunun yağız çerileri;
ak alınlı anaların kırk çatal yürekli yiğitleri…
Tanrı Türk’ü kutlu kıldı,
Ocağını mutlu kıldı,
Beylerini atlı kıldı…
Ey ülküdaş!
“Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor;
“Asrın baş eğdi sandığı at şaha kalkıyor.”

Kağan çadırında yas mı var? Nedir bu?
Davranın breh! ..

Kaynak: Haber Merkezi