O, Kırıkkale’nin diğer çay ocaklarına benzemezdi. Yoldan geçerken bir nefeslik soluklanmak, vakit doldurmak için gelinen sıradan çay ocaklarından değildi.

Sabah namazından sonra besmeleyle açılır, çoğunluğunu ihtiyarların ve aralarına gam yükünü henüz omuzlamamış tek tük siyah saçlar gibi birkaç gencin karıştığı cemaat gelirdi. İlk bereketi onlar bırakırdı. Öğle vakti her cins insanla dolup taşan ocak, yatsı namazının ardından demliğin sonu birkaç garibana hayrına dağıtıldıktan sonra kapanırdı.

Belediye Çarşısına arka verip yokuşa doğru çıkarken yolun tam orta yerinden sağa sapılır. Karşıya çıkan dar caddenin iki kenarına sağlı sollu taburelerin dizili olduğu görülür. Ocağın sınırı caddenin yarısını içine alır. İşte orası bizim ocaktır. Bir anda eski zamanın içine çeker insanları kendi havasıyla. Biraz yaklaşıldığında hararetli hararetli tartışan insanların içeride oturduğu fark edilir. Hafifçe içeri uzanıldığında karşıda bir levha içinde “Onun rızası dâiresinde hareket ediniz!” yazısı göze çarpardı.

Adı yoktur çay ocağının. Çoğu kişi Mustafa ağabeyin asırlık çınar gibi büyüttüğü sakalından mülhem “Sakallının Çay Ocağı” derdi.

Ocaktan içeri girdiğimde hırpani kılıklı bir meczup; boyası dökülmüş, yer yer sararmış büyükçe bir semaverin başında duruyordu. Bir gözüyle çay kazanının üzerindeki demini almaya başlayan çaya bakıyor, bir gözüyle de ürkek bir serçenin su içmesi gibi müşterileri kolaçan ediyordu. Fokur fokur kaynayan, kalaycıya gide gele kulpu kırılmış, dibi eğilmiş bir çırpıda terk edemediği bakır demliklere gizli bir iş yapıyormuş gibi çay atıyordu. Bu işle uğraşırken uzun çenesini bir çember gibi saran sakalı, bu çeneyi biraz daha uzun gösteriyordu.

Ocağın muhtelif yerlerine taş plaklar, antika radyolar, bakır tepsiler, cezveler konulmuş; tezgâhın üst tarafındaki raflara kekik, tomurcuk, ada çayı, kuşburnu, ıhlamur kavanozlarla sıralanmıştı. Rengârenk sayı boncuğunu andırır, görenlerde bir şaşkınlık uyandırırdı. Suyu iki günde bir Çullu yolundan getirirdi.

Çay tiryakilerinin bildiği üzere Mustafa ağabey nevi şahsına münhasır birisidir. Müşterilerin bütün ısrarına rağmen vaktinden önce bozmazdı çayını. Israr ederlerse canı sıkılır, dudakları titremeye başlar, belli belirsiz lahavle çeker, sonra dayanamaz, “Çatladın mı, acelen ne kardeşim! Çay may yok, gidin başka yerde için!” diye onları paylardı.

Müşteriler, seslerini çıkarmazlardı çoğu zaman. Onun huyunu bilmeyen müşteriler saatlerce otururlar, çay gelmeyince “Nasıl yermiş burası?” diye söylene söylene giderlerdi. Huyunu bilenler kıs kıs gülmeye başlardı. Burada çay içmenin kendine göre bir yolu, bir adabı vardı Mustafa ağabeye göre. İlk defa gelenden kesinlikle çay parası almaz; selam vermeyene çay, demini almayan çayı da kimseye vermezdi.

Mustafa ağabey diğer çay ocakçılarına benzemezdi. Şehrin bütün günlük ve haftalık gazetelerini alırdı. Bununla yetinmeyip bir gün okurum diye alınan ama türlü bahanelerle sıra gelmeyen kitaplar boyunca birikince “Bari gençler okusun!” diye onları ocağa getirmişti. Duvarın üç tarafını, boydan boya kaplayan en iyisinden bir kitaplık yaptırıvermişti. Felsefeden spora, astronomiden dine kadar her tür kitabın bulunduğu bir kütüphane olmuştu. Raflardaki kitaplar da öyle içeriğinden ziyade kapağı süs olsun diye vitrin gözlerini süsleyen metreyle alınan kitaplardan değildi.

Akşam güneşi dağlardan süzülünce içeri sakinleşir, ortada sadece ocağın müdavimleri kalırdı. Parmaklar arasında kehribar tespihler renk değiştirmeye durur, erirdi zaman, törpülenirdi ömür. Şair ruhlu sevdalılar, kimseye eyvallahı olmayan eski kurtlar, bu çağın âlimleri mutlaka gelirdi buraya. Semaver hafiften bu defa kendileri için tekrar cızırdamaya başlar, yürekler kıpraşırdı. Elektrikçisi, sucusu, bakkalı, memuru masanın bir ucuna ilişir, birbirine daha çok sokulurdu.

Günün arta kalan zamanlarında bir öğretim görevlisi, bazen bir öğretmen geçerdi masanın başına. Mesnevi’nin sayfaları bir bir açılır, gözler takip ederdi yazılanları. Bazen Safahat olurdu bu. Sözle kılıflanırdı kulağa takılanlar. Zaman ötesi kapılar açılır, geçmişe uzanır gönüller, bir sel olur akardı bakışlar. Toplumun her kesiminden insanlar gelir, diz dize verirlerdi. Kalpler tek olur atar, kıssalar anlatılmaz yaşanırdı âdeta. Papağan, karga, tilki misallerinin ardındaki hikmetin eşiğine basılır. Sazlıktaki kamış olup inlerlerdi. Şehir boşalırdı akşamüstü. Gönüller dolar, incelir, berraklaşırdı. Sonra eyleme dönüşürdü hepten güzellik adına. Anlamlandırırlardı hayat denen bu yolculuğu. Düşünceyi şüphede bırakan soru yumağı birer birer çözülürdü.

Yaş ve kuru ağacın eğildiği, şekillendiği okul olurdu. Kafaların dolduğu, ruhların inceldiği, sohbetin durgunlaştığı yerde çaylar dolanırdı aralarda. Çay kitap kokusuyla içilirdi. Şehir yavaş yavaş nefes almaya başlar. Her akşam yeniden bir doğuma gebe kalınır. Gönüllerde mesnevi yanar; bacalardan beyitler, kıssalar, ayetler tüter şehrin üstüne. Gecenin kör karanlığında güneş doğardı, yeniden doğmuş gibi yıldız yıldız olurdu evler.

İnsanların yıllarca içinde besleyip büyüttükleri güzellik burada ortaya çıkıyor, boy verip başaklanıyordu. Şehrin vicdanı burada kanıyor, gözyaşı en çok burayı ıslatıyordu.

Mantar gibi çoğalan, biraz daha kâr etmek için yapılmadık şaklabanlığın kalmadığı, genç kızların cirit attığı modern kafelerin aksine, burası kalabalığın hayhuyundan boğulan insanların bir çay içimi sohbeti, umutlarıyla karıştırdığı bir devrin son çay ocaklarından biriydi.

O, hiçbir yönüyle diğer çay ocaklarına benzemezdi.