Türk halk müziğinin unutulmaz ismi, “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012’de hayata veda etti. Aradan geçen 14 yıla rağmen onun sesi ne bozkırdan çekildi ne de insanların gönlünden… Bir tel bağlamaya neşeyi, derdi, aşkı, hasreti ve gurbeti sığdıran büyük usta, bugün hâlâ türkülerinin ulaştığı her yerde yaşamaya devam ediyor.

Bazı sanatçılar öldüğünde geriye eserleri kalır. Bazılarıysa eserlerinin içinde yaşamayı sürdürür. Neşet Ertaş, ikinci gruptandı. Onun sazından yükselen bir bozlak bazen Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırını, bazen sevdiğine kavuşamayan bir insanın özlemini, bazen gurbet yollarını, bazen de bir düğün evinin neşesini taşıdı.

Bugün bir yerde “Gönül Dağı” çaldığında insanlar hâlâ aynı duyguda buluşuyor. “Neredesin Sen” başladığında yıllardır görülmeyen biri hatırlanıyor. Bir bozlak yükseldiğinde bozkırın yalnızlığı, bir oyun havasında ise Anadolu’nun neşesi yeniden canlanıyor.

Neşet Ertaş’ın müziğinde hayatın kendisi vardı. Neşe vardı, dert vardı, aşk vardı. Ayrılık, özlem, yoksulluk, gurbet, kırgınlık, sevda, insan sevgisi ve bozkır vardı. Belki de bu yüzden onun türküleri yalnızca belirli bir dönemin değil, birbirinden çok farklı kuşakların ortak sesi olmayı başardı.

116484212154578-1

Neşet Ertaş’ın Annesi Kırıkkale’nin Hangi Köyünden?
Neşet Ertaş’ın Annesi Kırıkkale’nin Hangi Köyünden?
İçeriği Görüntüle

Kırıkkale ile Bağı Annesinden Geliyordu

Neşet Ertaş denildiğinde akla ilk olarak Kırşehir gelse de büyük ustanın Kırıkkale ile de güçlü bir aile bağı bulunuyor.

1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı yöresinde dünyaya gelen Neşet Ertaş’ın babası, bozlak geleneğinin en büyük ustalarından Muharrem Ertaş’tı. Annesi Döne Ertaş ise Kırıkkale’nin Keskin ilçesine bağlı Hacıaliobası köyündendi. Böylece Neşet Ertaş’ın köklerinin bir tarafı Kırıkkale’nin, bozlak kültürünün önemli merkezlerinden biri olan Keskin topraklarına uzanıyordu.

Kalehaber.net olarak daha önce gündeme taşıdığımız bu bağ, Neşet Ertaş’ın Kırıkkale için neden ayrı bir anlam taşıdığını da gösteriyor. Keskin ve çevresinin bozlak kültürüyle Ertaş ailesinin taşıdığı müzik geleneği, aslında aynı Orta Anadolu kültürünün birbirine uzanan kollarıydı.

Neşet Ertaş’ın yaşamının bir döneminde ailesiyle birlikte Kırıkkale’de de yaklaşık iki yıl yaşadığına ilişkin biyografik kaynaklar bulunuyor.

Bu nedenle Neşet Ertaş’ın sesi Kırıkkale’ye hiçbir zaman yabancı olmadı. Keskin’in bozlaklarında, köy düğünlerinde, uzun havalarında ve saz meclislerinde duyulan o yanık ses, Ertaş’ın dünyasının da önemli bir parçasıydı.

Babasının Sazının Yanında Başlayan Bir Ömür

Neşet Ertaş’ın müzikle tanışması çok küçük yaşlarda başladı. Babası Muharrem Ertaş’ın yanında köy düğünlerine gidiyor; önce darbuka, kaşık ve zil gibi çalgılarla ritim tutuyordu. Daha sonra cümbüş ve kemana yöneldi, ardından eline aldığı bağlama ise hayatının ayrılmaz parçası oldu.

O saz, yıllar içerisinde yalnızca bir müzik aleti olmaktan çıktı.

Neşet’in derdini anlattığı arkadaşı, sevincini paylaştığı yoldaşı, söyleyemediğini söylediği dili oldu.

Babası Muharrem Ertaş’tan aldığı bozlak geleneğini kendine özgü tavrıyla sürdüren Neşet Ertaş, zaman içerisinde yalnızca güçlü bir yorumcu değil, kendi sözünü ve müziğini üreten büyük bir halk ozanı haline geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı da Ertaş’ın Abdal tarzı çalma ve söyleme geleneğini farklı bir boyuta taşıdığını ve çok sayıda özgün eser ortaya koyduğunu belirtiyor.

Onun Türkülerinde Herkes Kendinden Bir Şey Buldu

Kazakistan’ı Yasa Boğan Askeri Tatbikat: 12 Can Kaybı
Kazakistan’ı Yasa Boğan Askeri Tatbikat: 12 Can Kaybı
İçeriği Görüntüle

Neşet Ertaş’ın kalıcı olmasının belki de en önemli nedeni buydu: Anlattığı hikâyeler kendisine aitti ama hissettirdikleri herkese…

Sevmiş olan aşkı buldu.

Ayrılmış olan hasreti…

Gurbetteki memleketini, yalnız kalan derdini, kırılan insan sitemini, düğündeki insan ise neşesini buldu.

Ertaş’ın türkülerinde Anadolu insanının duyguları süslü sözlerin arkasına saklanmadı. Sevda sevdaydı, ayrılık ayrılıktı, acı acıydı. Sazın birkaç teli ve insanın içine işleyen bir ses, bazen sayfalarca anlatılabilecek bir hikâyeyi birkaç dakikaya sığdırdı.

Bu nedenle onun müziği yıllar geçtikçe eskimedi. Plaktan kasete, kasetten CD’ye, oradan dijital platformlara geçti. Dinleyenler değişti, teknoloji değişti, şehirler değişti; fakat türkülerde anlatılan insan değişmedi.

Bozkırın Ortasından Türkiye’nin Hafızasına

Neşet Ertaş’ın sanatı zaman içerisinde akademik çalışmaların da konusu oldu. Kendisine 2006 yılında TBMM Üstün Hizmet Ödülü verildi; 2009’da UNESCO kapsamında “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak değerlendirildi, 2011’de ise İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanına layık görüldü.

Fakat onu asıl ölümsüzleştiren ödüller değil, halkın hafızasında edindiği yer oldu.

Çünkü Neşet Ertaş’ın sahnesi yalnızca konser salonları değildi.

Bir köy düğünüydü bazen.

Bir uzun yol otobüsünün radyosuydu.

Bir kahvehanenin köşesindeki eski teypti.

Bir babanın oğluna öğrettiği türküydü.

Bir gencin yıllar sonra ilk kez dinleyip “Bu adam beni anlatıyor” demesiydi.

Ve bugün bir telefon ekranından açılan aynı türkünün, onlarca yıl önce bir plak başında oturan insana hissettirdiği duyguyu başka bir kuşağa yeniden hissettirmesiydi.

25 Eylül 2012’de Bozkır Bir Ustasını Uğurladı

Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012’de İzmir’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Büyük ozan, vasiyeti doğrultusunda Kırşehir’deki Bağbaşı Mezarlığı’nda babası ve ustası Muharrem Ertaş’ın ayak ucuna defnedildi.

O gün bir insan toprağa verildi ama bir ses toprağa gömülemedi.

Çünkü Neşet Ertaş’ın sesi çoktan Anadolu’nun hafızasına karışmıştı.

Hâlâ Bozkırda Dinleniyor, Türküleri Hâlâ Yollarda

Bugün Neşet Ertaş hâlâ bozkırda dinleniyor.

Fakat türküleri durmuyor.

Kırşehir’den Kırıkkale’ye, Keskin’den Anadolu’nun en uzak köşesine kadar yolculuğunu sürdürüyor. Bir yerde insanlar onun türküsüyle neşeleniyor, başka bir yerde aynı ses birinin gözlerini dolduruyor.

Bir düğünde sazın tellerinden yükseliyor.

Bir ayrılık gecesinde sessizce dinleniyor.

Gurbette memleketi hatırlatıyor.

Sevene aşkı, ayrılana özlemi, yalnız kalana derdi anlatıyor.

Çünkü Neşet Ertaş yalnızca türkü söylemedi. Anadolu insanının söylemek isteyip de bazen kelimeye dökemediği duyguları sazıyla dile getirdi.

Onun türkülerinde neşe de vardı, dert de…

Aşk da vardı, ayrılık da…

Hasret de vardı, kavuşmak da…

Ve hepsinin arkasında uçsuz bucaksız bir bozkır vardı.

25 Eylül 2012’de sustu denilen o ses, 14 yıl sonra hâlâ milyonlarca insanın evinde, arabasında, düğününde, yalnızlığında ve hatıralarında yankılanıyor.

Neşet Ertaş gitti; ama bozkırın sesi susmadı.

Kaynak: Haber Merkezi