YAPAY VE POPÜLER UMUTSUZLUK – 2
---Muharrem Demir (Eğitimci )
Tarihsel Umutsuzluk: Nerede Kaldı O Eski Güzel Zamanlar?
“Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar.
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…”
Faruk Nafiz Çamlıbel, bundan tam yüz yıl önce, 1926’da yayımlanan Çoban Çeşmesi kitabındaki bu şiirinde böyle yakınıyordu:
“Tarihe karıştı eski sevdalar.”
Bir an durup düşünelim.
Yıl 1926.
Bugün bize oldukça eski görünen, siyah beyaz fotoğraflarına baktığımızda kolaylıkla “Nerede o eski zamanlar?” diyebileceğimiz yıllar…
Televizyon henüz h
ayatımıza girmemiş. İnternet yok. Cep telefonu yok. Sosyal medya yok. Bugün insan ilişkilerini hızlandırmakla, yüzeyselleştirmekle veya insanları birbirinden uzaklaştırmakla suçladığımız pek çok teknolojik gelişme henüz ortada yok.
Ama şair yine de geçmişe dönüyor ve: “Tarihe karıştı eski sevdalar.” diyor.
Aradan tam yüz yıl geçti.
Şimdi biz 1926’ya bakıyor ve o yılları “eski zamanlar” diye anıyoruz.
İnsan ister istemez sormak istiyor:
Üstat, sizin 1926’da bile tarihe karıştığını söylediğiniz o eski güzel zaman tam olarak ne zamandı?
Nerede O Eski…?
Mesele yalnızca sevdalar değil.
Çünkü aynı yakınmanın hayatın hemen her alanına yayılan biçimlerini hepimiz duyuyoruz:
Nerede o eski sevdalar?
Nerede o eski bayramlar?
Nerede o eski dostluklar, komşuluklar?
Nerede o eski hocalar, öğretmenler?
Nerede o eski öğrenciler?
Nerede o eski çocuklar, gençler?
Nerede o eski anneler, babalar?
Nerede o eski aileler?
Nerede o eski saygı, ahlak, bereket?
Ve nihayet:
Nerede o eski insanlar?
Peki nerede gerçekten?
Daha önemlisi:
Ne zaman?
1950 mi?
1970 mi?
1990 mı?
1900 mü?
Osmanlı’nın hangi dönemi?
Selçuklu mu?
Daha öncesi mi?
İnsanlık tarihinin hangi noktasına parmağımızı koyup:
“İşte! O eski güzel zaman tam olarak burasıydı.” diyebiliriz?
Belki de sorun tam burada başlıyor.
Çünkü aradığımız “eski güzel zaman”, biz ona yaklaştıkça biraz daha geriye gidiyor.
Buna “Tarihsel Umutsuzluk” Diyebilir miyiz?
İnsanın bu yaygın ve eski eğilimine “tarihsel umutsuzluk” diyebiliriz.
Burada elbette tarihin kendisinin umutsuz olduğunu söylemiyorum.
Tarihsel umutsuzluk; geçmişi seçilmiş güzellikleriyle idealize ederken bugünü geçmişin kusurlarından arındırılmış bir tasviriyle kıyaslama, bunun sonucunda yaşanan zamanı değersizleştirme ve geleceğin daha güzel olabileceğine ilişkin umudu zayıflatma eğilimidir.
Bu nedenle “Tarihe karıştı eski sevdalar” dizesini de şairin şahsına ilişkin bir hüküm vermeden, tarihsel ve belki biraz da talihsiz bir umutsuzluk dili olarak okuyabiliriz.
Tarihseldir; çünkü yüz yıl öncesinden bize ulaşmaktadır.
Talihsizdir; çünkü “eski sevdaların” artık kalmadığından yakınılan 1926 yılı, bugün bizzat bizim “eski zamanımız” olmuştur.
Umutsuzluk dilidir; çünkü “sevdalar değişti” demekle yetinmeyip:
“Tarihe karıştı,” der.
Sahici sevdayı geçmişe yerleştiren oldukça kesin bir hükümdür bu.
Oysa insanlar yüz yıl sonra da seviyor, ayrılıyor, özlüyor, kavuşuyor, kavuşamıyor; sevdiği için acı çekiyor ve fedakârlık yapıyor.
Belki de tarihe karışan sevda değildir.
Her çağın, güzel olanın kendisinden önce yaşandığını sanma yanılgısıdır.
Geçmişin Zirveleriyle Bugünün Tamamını Karşılaştırmak
Peki bunu neden yapıyoruz?
Çünkü geçmiş bize olduğu gibi ulaşmıyor.
Geçmiş süzülerek geliyor.
Leyla ile Mecnun’u biliyoruz.
Ferhat ile Şirin’i biliyoruz.
Kerem ile Aslı’yı biliyoruz.
Ama onların yaşadığı çağlardaki binlerce sıradan, mutsuz veya çıkar üzerine kurulmuş ilişkiyi bilmiyoruz.
Geçmişin büyük âlimlerini biliyoruz; o çağdaki bütün cahilleri değil.
Unutulmaz öğretmenlerini hatırlıyoruz; görevini kötü yapanları değil.
İyi ustaların adı kalıyor.
Güzel türküler kalıyor.
Büyük aşklar anlatılıyor.
Fedakâr anneler, cefakâr babalar, unutulmaz hocalar nesilden nesile aktarılıyor.
Başka bir ifadeyle:
Geçmişin seçilmiş güzelliklerini, bugünün bütün kusurlarıyla karşılaştırıyoruz.
Bu yarışta bugünün kazanması zaten çok zor.
Çünkü geçmiş karşımıza seçilmiş kareleriyle çıkarken bugün gözümüzün önünde bütün dağınıklığıyla yaşanıyor.
Geçmiş albüme girmiş fotoğraftır; bugün ise henüz çekimi devam eden filmdir.
Belki de Özlediğimiz Sadece “O Zaman” Değildir
Bir başka mesele daha var.
“Nerede o eski bayramlar?” dediğimizde gerçekten sadece eski bayramları mı özlüyoruz?
Yoksa o bayramlarda yanımızda bulunan insanları mı?
Annemizi…
Babamızı…
Dedemizi, ninemizi…
Çocukluğumuzu…
Mahallemizi…
Kapısını çekinmeden çaldığımız komşularımızı…
Bayram sabahı giydiğimiz yeni ayakkabıyı…
Belki de:
“Eski bayramlar güzeldi.”
derken bazen farkında olmadan:
“Ben o zaman çocuktum.” diyoruz.
“Nerede o eski yemeklerin tadı?” derken belki yemekten çok onu yapan annenin elini arıyoruz.
“Nerede o eski mahalle?” derken yalnız sokakları değil, o sokaklarda koşan eski hâlimizi özlüyoruz.
Demek ki geçmiş özleminin içinde yalnızca tarih yoktur.
Biz de varız.
Geçmiş Gerçekten Daha Güzel Olamaz mıydı?
Elbette olabilir.
Her “Eskiden daha iyiydi.” cümlesini psikolojik bir yanılsama olarak açıklamak da başka bir yanılgı olur.
Bazı değerler gerçekten zayıflamış olabilir.
Bazı gelenekler kaybolmuş, toplumsal bağlar gevşemiş, aile ve komşuluk ilişkileri değişmiş olabilir.
Bazı eğitim uygulamaları geçmişte daha başarılı olmuş, bazı şehirlerimizin mimarisi bozulmuş, bazı mesleklerin ahlakı aşınmış olabilir.
Bunları araştırmak, ölçmek ve gerektiğinde geçmişten yeniden öğrenmek gerekir.
Çünkü geçmişi küçümsemek de geçmişi kutsamak kadar hatalıdır.
Mesele geçmişle kavga etmek değildir.
Mesele geçmişi doğru okumaktır.
Bu nedenle iki ayrımı özellikle korumamız gerekiyor:
Geçmişi sevmek başka, geçmişi kutsamak başkadır.
Bugünü eleştirmek başka, bugünü değersizleştirmek başkadır.
Faruk Nafiz’e Hakkını Teslim Edelim
Burada Faruk Nafiz Çamlıbel’e de bir haksızlık yapmamak gerekir.
“Tarihe karıştı eski sevdalar” dizesinden hareketle onu karamsar veya umutsuz bir şair olarak tanımlamak doğru olmaz.
Çünkü onun şiir dünyasının başka pencerelerini açtığımızda yalnız geçmişe bakan ve kaybedilene ağıt yakan bir şairle karşılaşmayız.
Bekleyen, geleceğe bakan, karanlığın arkasında şafağı arayan bir Faruk Nafiz de vardır.
Nitekim “Son Beklediğim” şiirinde hayatın sunduğu zehirden başkaları için neşe çıkardığını söyler; karanlığın ardında sehere köprü kurar. Kendisini hâlâ bir “emel kaynağı” olarak görür ve rüzgârın uzaktan bir müjde taşıdığına inanır.
Yani onun şiir dünyasında yalnızca “tarihe karışan eski sevdalar” yoktur.
Karanlığın arkasındaki seher, insanı ayakta tutan emel ve uzaktan gelen müjde de vardır.
Öyleyse bizim meselemiz Faruk Nafiz değildir.
Şair burada tartışmanın sanığı değil, tanığıdır.
Onun güçlü dizesi, zaman zaman ona da, bize de ve bizden önce yaşayan insanlara da sirayet edebilen daha evrensel bir insanlık hâlini görünür kılıyor:
Geçmişi güzelleştirirken kendi zamanımızı eksik görme eğilimini…
İnsan geçmiş için yakınabilir; fakat bu, geleceğe dair bütün ümidini kaybettiği anlamına gelmez.
Belki mesele umutsuz insanlardan çok, umutlu insanların bile zaman zaman kullanabildiği bir umutsuzluk dilidir.
Yüreklerin Yanılması, Yakınması ve Yakılması
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Belki de bunu üç kelimeyle anlatabiliriz:
Yanılmak.
Yakınmak.
Yakmak.
Geçmişi bütünüyle güzel, bugünü bütünüyle kötü görerek yanılıyoruz.
“Nerede o eski…” diyerek sürekli yakınıyoruz.
Sonra farkında olmadan bugünün insanının emeğini, değer duygusunu ve geleceğe ilişkin inancını yakıyoruz.
Çünkü:
“Nerede o eski gençler?” dediğimizde yalnız geçmişteki gençleri övmüyoruz; bugünün gencine de örtülü biçimde “Sen onlar kadar iyi değilsin.” diyoruz.
“Nerede o eski öğrenciler?” dediğimizde bugünün öğrencisini;
“Nerede o eski öğretmenler?” dediğimizde bugün sınıfına giren öğretmeni;
“Nerede o eski anneler, babalar?” dediğimizde bugünün anne babasını;
“Nerede o eski sevdalar?” dediğimizde bugünün seven insanını eksiltiyoruz.
Bir gence sürekli:
“Sizin nesilden bir şey olmaz.”
dediğimizde yalnız geçmiş hakkındaki düşüncemizi anlatmış olmayız; onun geleceği hakkında da hüküm vermiş oluruz.
Bir çocuğa sürekli:
“Biz sizin yaşınızdayken…”
diye başlayan üstünlük hikâyeleri anlatırsak, bir süre sonra çocuk geçmişten ilham almak yerine geçmişin altında ezilebilir.
İşte burada nostalji, geçmişe duyulan masum bir özlem olmaktan çıkarak:
bugünün umudunu kıran bir umutsuzluk diline dönüşebilir.
En İyisi Geride Kaldıysa Geleceğe Ne Kaldı?
Tarihsel umutsuzluğun belki de en tehlikeli cümlesi şudur:
“En iyisi geride kaldı.”
En güzel aşklar, en iyi insanlar, en güzel zamanlar hep geçmişte kaldıysa geleceğe ne bıraktık?
Bu nedenle “En iyisi geride kaldı.” düşüncesi yalnız geçmiş hakkında verilmiş bir hüküm değildir.
Geleceğin ihtimallerini de küçülten bir hükümdür.
Umut Zekâsı açısından mesele geçmişi unutmak değildir.
Tam tersine; geçmişi bilmek, güzel olanı korumak, yanlışlardan ders çıkarmak ve geçmişin tecrübesini geleceğin imkânına dönüştürmektir.
Fakat geçmiş, bugünü dövmek için kullanılan bir sopaya dönüşmemelidir.
Düne duyduğumuz özlem, bugüne karşı bir haksızlığa; bugüne yaptığımız haksızlık da yarına ilişkin bir umutsuzluk diline dönüşmemelidir.
Çoban Çeşmesi Hâlâ Akıyor
Yüz yıl önce Faruk Nafiz:
“Tarihe karıştı eski sevdalar,”diyordu.
Bugün ise onun yaşadığı yıllar bizim “eski zamanlarımız”.
Belki yüz yıl sonra, 2126’nın insanı da bizim fotoğraflarımıza bakarak:
“Nerede o eski zamanlar?” diyecek.
Bugün bazen “Şimdiki çocuklar…” diye eleştirdiğimiz çocuklar için:
“Nerede o eski çocuklar? denilecek.
Bugün beğenmediğimiz gençler için:
“Nerede o eski gençler?” diye yakınılacak.
Bugün sıradan bulduğumuz hayat, bir başkasının özlemle baktığı geçmiş olacak.
O hâlde geçmişimizi sevelim.
Büyüklerimizi rahmet ve minnetle analım.
Bayramlarımızı, türkülerimizi, mahallelerimizi, öğretmenlerimizi, ustalarımızı ve güzel geleneklerimizi koruyalım.
Kaybettiğimiz değerler varsa yeniden kazanmaya çalışalım.
Ama geçmişi yüceltmek için bugünün insanını değersizleştirmeyelim.
Çünkü görevimiz yalnız geçmişin güzelliklerini anlatmak değildir.
Bugünün içindeki güzellikleri görmek ve yarının güzel zamanlarını da inşa etmektir.
Belki artık soruyu değiştirmeliyiz.
Sadece: “Nerede kaldı o eski güzel zamanlar?” diye yakınmak yerine:
“Bugünü, yarın özlemle anılacak güzel bir zamana dönüştürmek için biz ne yapıyoruz?” diye sormalıyız.
Çünkü “o eski güzel zaman”ın hangi yıl olduğunu belki hiçbir zaman bulamayacağız.
Fakat bir şeyi çok iyi biliyoruz:
Bugün de bir gün eskiyecek.
Öyleyse asıl mesele eski güzel zamanları aramak değil; içinde bulunduğumuz zamanı güzelleştirmek ve geleceğin güzel zamanlarını inşa edebilmektir.




