04 Ağustos 2020 Salı
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
Trafik Kazaları 13 Yaralı
Trafik Kazaları 13 Yaralı
Acemi Kasaplar Hastanelik Oldu
Acemi Kasaplar Hastanelik Oldu
Ev Dezenfekte Edildi
Ev Dezenfekte Edildi
Ölüm Genç Yaşta Yakaladı
Ölüm Genç Yaşta Yakaladı
  YAZARLARIMIZ
Gönüllerin Sultanı Hz.Mevlânâ -1
16 Aralık 2013 Pazartesi Bu yazı 23990 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

 

            Gönüllerimizin Sultanı Mevlânâ’mızın hayat hikâyesini, kırık dökük cümlelerle de olsa, dilimizin döndüğünce, burada anlatmaya çalışacağım… Lâkin, O’nu anlatmak ne mümkün!.. O’nu anlatmaya çalışmak; bir okyanus içerisine bir kovayı daldırıp, uzaklara taşıdıktan sonra, “Alın okyanus budur!” demeye benzer…

 

         Vefatından günümüze kadar, fikirleri, felsefesi, eserleri ve yaşayışıyla, sadece kendi çağını değil, yüzyılları kucaklayan engin hoş görüsü ile gönüllere taht kurmuş olan   

Hz. Mevlânâ için, söze şöyle başlamak daha doğru olur herhalde: Söz biter Mevlânâ bitmez!...

            Mevlânâ, 1207 yılında (30 Eylül) bu günkü Afganistan içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde doğdu. Babası âlimler katında Sultan-ül ulema “Bilginler Sultanı” diye anılan Bahâeddin Veled’dir. Annesi ise, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

            Bahâeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası sebebiyle 1213 yılında Belh’ten ayrılmak zorunda kalmıştır. İlk durakları Nişabur olmuş, daha sonraları Bağdat’a oradan da Kufe yolu ile Kâ’be’ye hareket etmişlerdir. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğramışlar, Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Larende’ye (Karaman) gelmişlerdir. Karaman’da Subaşı Emir Musa’nın yaptırdığı medreseye yerleşmişlerdir (1222). Sultan-ül ulema ve ailesi, burada 7 yıl kalmıştır. Mevlânâ, 1225 yılında Şerafetdin  Lala’nın kızı Gevher Hatun’la Karaman’da evlenmiş, bu evlilikten de Mevlânâ’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu olmuştur.

            Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlânâ, tek çocuklu dul bir kadın olan Kerra Hatun’la ikinci evliliğini yapmıştır. Bu evlilikten de Mevlânâ’nın Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu olmuştur.

            Bu yıllarda Anadolu’nun büyük bir kısmı, Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya, bu devletin başşehri idi. Şehir o yıllarda sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolup taşmıştı. Devletin başında da bilginlerin ve sanatkârların koruyucusu, ünlü hükümdar Sultan Alâeddin Keykubad bulunuyordu. Alâeddin Keykubad,  Sultan-ül Ulema Bahaeddin Veled’i  Karaman’dan Konya’ya davet etti. Sultan Alâeddin Keykubat, kendilerini muhteşem bir törenle karşılayarak, Altun-Abâ (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis etti.

Sarayın “Gül Bahçesi”ne  Defnedilen Âlimler Sultanı!..

         Sultan-ül Ulema, 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayı’nın “Gül Bahçesi” seçildi! Halen müze olarak varlığını devam ettiren Dergahı’ndaki bu günkü yerine defnedildi.

            Baheâddin Veled, vefat edince, öğrencileri ve müridleri bu defa, Mevlânâ’nın çevresinde toplandılar. Mevlânâ, bu yıllara gelindiğinde büyük bir ilim ve din âlimi olmuş, ünü bütün Anadolu’da, Şam’da, Tebriz’de, Bağdat’ta duyulur olmuştu. Altun-Abâ (İplikçi) Medresesi’nde vaazlar veriyor, bu vaazlara müritleri, öğrencileri ve halk büyük bir ilgi gösteriyordu…

Mevlânâ’nın Yolunu Kesen Adam!..

            Yıl;1244…Aylardan Kasım!.. Kasım’ın 15’i… Mevsim Sonbahar!..  O an bir çok yerde mevsim sonbahar; Konya’da ise, o an “son” değil, yaşanan belki “ilk” bahar!.. Güneş mevsime inat, sıcak mı sıcak!.. Selçuklu Devleti’nin başkenti Konya, bir ikindi güneşinde pırıl, pırıl… Mevlânâ Celâleddin, Altun Abâ Medresesi’nde dersini vermiş; evine dönüyor… Bindiği katırı iki molla çekiyor. Mevlânâ’nın başı önünde, tevazu ve hiçlik duygusundan iki büklüm, ağır-aheste gidiyor…

            Yol yarılanmıştı ki caddenin tam ortasında, birdenbire iki çıplak kol, katırın dizginlerine yapıştı!.. Mevlânâ, katırın ürkerek silkinmesi üzerine daldığı “tefekkür” aleminden sıyrılarak, başını kaldırdı… Esmer, yanık benizli, hiç tanımadığı bir adam yolunu kesmiş, katırın dizginlerine sımsıkı sarılmış, ateşli, keskin bakışlarıyla Mevlânâ’yı süzüyor!.. Süzmüyor, yakıyor!.. Mevlânâ, ıssız çöllerde , yalnız yapayalnız, yalınayak… Güneş!.. Güneş sarmalamış her bir yanını… Tutuşturdu bedenini güneş; gönlü yandıkça yanıyor!.. Yan ey gönül, yan!.. Dermanın yanmada!..

            Mevlânâ irkildi!.. Bu saçı sakalı karmakarışık, yaşlı, derviş kılıklı adamın, birer kıvılcım gibi şimşeklenen bakışları altında ezildi, ezildi… Ömründe böyle büyüleyici, yakıcı gözleri ilk kez görüyordu. O anda bir kıvılcım çakarak, ikisini de ateşlemiş gibiydi… Kısa, fakat korkunç sükûtu, o meçhul adamın tunç, ağır, tane tane sözleri dağıttı. Adam, ciddi yüksek bir ses tonu ile; “Sen Belh’li Sultan-Ül Ulema oğlu Mevlânâ Celâleddin’sin, değil mi?..”  “Evet..!” Adam, dizginlere daha bir sıkı sarılarak; “Bir müşkülüm var, söyle bana…” dedi. Kafasındaki soruları, peş peşe sordu, sordu…

            Mevlânâ, tuzak soruların hepsinin cevabını bir bir verdi. Adam, aldığı cevaplar karşısında ezildi, sendeledi, çığlık atarak, bir anda yere kapandı. Mevlânâ’da heyecanlanmıştı. Katırından inerek dervişi kucakladı, yerden kaldırdı… Sanki yıllar yılı birbirinden ayrı kalmış iki deniz, o anda orada birbirine kavuşuvermişti…

             Ölüydüm, Dirildim!..

         “Ölüydüm, dirildim. Ağlayıştım, gülüş oldum… Aşk devleti geldi, durup duran, geçip gitmeyen devlet kesildim…” Dedi ki: “Aklı eren bir adamcağızsın; hayallerle, zanlarla sarhoşsun.” “Aptal oldum, küstahlaştım, herkesten kaçar oldum.” “Şeyhsin, başsın, önde gidensin, kılavuzsun” dedi; “Şeyh de değilim, önde giden de değilim; senin buyruğuna kul oldum ben!..” “Eskimiş aşk, kucağımızdan kalkma, yanımızdan gitme” dedi; “Peki, tamam dedim, gitmem, oturdum, kalakaldım…”

            Hz. Mevlânâ’nın; “Peki, tamam” dediği, medreseye kapanıp, aylarca baş başa, mana âleminin sırlanmış hücresinde, sohbetlere daldığı, gecesini gündüze, gündüzünü gecesine kattığı; “Gönlüm can parıltısını buldu, açıldı, yarıldı. Gönlüm senin atlasını buldu da şu yamalı hırkaya düşman kesildim!..” diye Mevlânâ’ya feryat ettiren, bu pir-î fâni kimdi dersiniz?!..

 

                                                                                                          Devamı yarın…

                                                                                             

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Erdal Geyikçi
Başar Özdemir
Ahmet Tarlabölen
Fazlı GÜVENTÜRK
Kırlangıçoğlu Oktay
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  04 Ağustos 2020 Salı
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net